45 views 9 mins 0 yorum

Durup Düşündüğümüzde Zararın Neresinden Döneriz?

In Deneme, Düşünce
Şubat 12, 2026

Bizlere birtakım şeylerin mikrofonla, kürsüyle yahut otobüsün tepesinden ulusa seslenen insanların eliyle değişebileceğini dayatan düşünce biçiminden münezzeh olmanın huzursuzluğu, ne büyük bir övünç vesilesi.

Bir kitle aparatı olmak haysiyetimizi gıdıklamıyorsa, erdemden söz edemeyiz.

Tekamül ferdîdir. İçsel derinleşme belirli bir irtifaya yükselmedikçe, dışarıya doğru atılan her adım, insanlarla kurulan her ünsiyet, nesnelere ve hadiselere karşı takınan her tavır kaypaklaşır.

Kimin uğruna, hangi kaygıyla ve nereden alınmış bir motivasyonla yaşadığımızı durup düşünmek gerek. Dikkat buyrulsun ki; burada aslolan düşünmek değil, durmaktır. Bu bir ruh molasıdır. Zira akıl, ruhun bir cüz’üdür.

Durup düşünmek ile düşünmek arasındaki ayırt nedir? Durmaksızın düşünen insanın tefekkürü yoktur, tertibi vardır. Eylem tertibini düşsel boyutta planlayıp, bir sonraki hareketini aynı diyagonal üzerinde şekillendiriyor demektir.

Misal; ani bir kararla ve varmak niyetiyle yola çıkan bir kimsenin rotasını, tali yollarını, durulacak noktaları belirleyen şey yol ve yolun getirdiği şartlardır. İrade gölgede kalır. Direnç kırılganlaşır. Kaderle cebelleşir.

Durup düşünen ve yolculuk tasarısını henüz yola revan olmadan tamamlayıp, vakt-i merhununu tayin eden kişi, yolun kaderine razı olur.

Önce eylem, sonra düşünüm. Bu yanlış. Önce tefekkür, sonra eylem. Bu esas.

Durup düşündüğümüzde; yani dünyayı ve insanları sessize aldığımızda, şaklabanların pandomimi artık bizi ayartamaz ve oyalayamaz. Şeytanın vesvese silahı fısıltılıdır. Desibelin ve frekansın gücünü anlamak için bu hakikat tek başına yeterli.

İnsanı davet edebileceğiniz keşfedilmemiş nevzuhur bir hakikat yok. Hiçbir erdem, ahlak olgusu, iyilik ve insanı felaha erdirecek olan ibadet kılavuzu saklı yahut sırlı değil.

Herkesin her şeyi bildiğini iddia ettiği bir polemik masasında; sözün pahası hiç kuruş.

Bir yumruğun insanın ağzındaki dişleri dökebileceğine inanmayan kimse, bunu öğrenmek zorundaysa yapılacak şey bellidir.

Şiddetle ruha ve kalbe sirayet eden şey; dili dişlerin arasına hapseder. Kişinin verdiği ilk reaksiyon dille değil beden diliyle gerçekleşir. Hakikat, zihne değil kalbe çarpar.

İnsanın neresine vurursanız vurun, bağıracaktır. Fakat göğse inen bir darbe, soluğu keser.

Durup düşündüğümüzde; kemale ermemiş bir zihin yapısının, aldanmış bir bireyi aldandığı şeyden kurtarma teşebbüsü, aldanmaya müsait bir zemine attığı ilk adımdır.

İyilikte ve güzellikte kişinin bir başkasını kendine tercih etmesi her zaman övülmüştür. Yani tabakta kalan son elma dilimini, iştahın ne kadar kabarık olursa olsun, yanındaki dostuna ikram edebiliyorsan işte bu başkasını kendi nefsine tercih etmendir.

Fakat ibadette durum böyle değil. İbadet noktasında kişinin başkasını kendine tercih etmesi mekruhtur. Kişi uyanır ve namaz vakti geçmek üzeredir. Evde tek çeşme vardır. Kişi, ev ahalisini uyandırır. Fakat “önce siz abdest alın” derse, ve kendi namazını heba ederse, işte bu mekruhtur.

Rahmet burada gizli. Tek öleceğiz ve hesaba tek başımıza çekileceğiz. Durup düşündüğümüzde, zerre miskalince hakkı olanın, hakkını tastamam isteyeceği o günde, kimdir Sıddık kadar cömert olabilecek?

Hadis-i Şerif’te şöyle buyrulmuştur;

“Birbirinize iyiliği tavsiye edin, kötülükten sakındırın. Ancak cimriliğe boyun eğildiğini; nefsânî arzuların öne çıkarıldığını; dünyanın dine tercih edildiğini; fikir ve kanaat sahiplerinin ilâhî emirleri bırakıp kendi görüşlerini beğendiğini gördüğün zaman, başkalarını bırak, kendi başının çaresine bak ve halkın alt tabakasından uzak dur! O zaman önünüzde öyle günler olacak ki, o günlerde dinin buyruklarına uymak için gösterilecek sabır, tıpkı avuçta kor tutmak gibi zor olacaktır. O günlerde dinin bir buyruğunu yapana, sizden elli kişinin yaptığı ibâdetin sevâbı verilecektir.”

Bu kavl-i şerifteki “ancak” ibaresi, önce gelen ihtarı zaman, mekan ve mevzu bağlamında değerlendirmemiz gerektiğini deruhte ediyor.

“Başkalarını bırak, kendi başının çaresine bak ve halkın alt tabakasından uzak dur.”

Rahmet Peygamberi’nin bu uyarısı, akıl sahibi kimseler için bir hikmet, belki de nimettir.

Halkın çoğu, nasihat karşısında kibirlidir. Bilmediğini bilmez konumdadır. İyiliği tavsiye edip, kötülükten men etmek uğraşının adını “ahlak bekçiliği” olarak yaftalayıp, nehyi anil münker emriyle hareket edeni hakir görmektedir.

Şu unutulmamalıdır ki; iyiliği emreden kişi, iyiliği emrettiği kişinin iyiliği için mücadele ediyor. Fakat; “kendi rızasıyla zarara gidene merhamet edilmez.”

Durup düşündüğümüzde; kandil gecelerini inkar eden kişiye bu kıymetli gecelerin zühd sahibi insanların zühtünü artırdığını, part-time ibadet eden insanları uhrevi bir hazza gark ettiğini, günahkar insanları ise “kandil kandil yapmayalım bari” ikrarına mecbur bıraktığını anlatmak ve o kişiyi saatlerce buna ikna etmeye çalışmak yerine; o vakti ibadetle değerlendirmenin bizim ve karşımızdaki insan için daha hayırlı olduğunu görürüz. Çünkü bu hayrı tercih eden kişi, kulu hakikate yaklaştırmak için kula yalvarmaz. Hakikatin o kulun gönlüne düşmesi için o mübarek gecelerde Allah’a el açar. Nitekim niyeti halis olsa da bizi davet ettiği şey bizi muhlis yapmaz. Ve biz o kimseye kulak kabarttıkça, konuşmanın şehvetiyle onun düşünce halindeyken mesul olmadığı sakıncalı fikirleri, kelimelere dökülür ve vebali artar.

Durup düşündüğümüzde; hangi çağrıya icabet etmenin bizi dünyada agah, ahirette ise müreffeh kılacağını kavrayabiliriz. Ve hangi davetin bizi dünyada rezil, ahirette zelil edeceğini de.

Yalnızlık insanın sınavıdır. Belki de bu yüzden mütemadiyen dostluk üzerine söylenmiş aforizmalarla karşılaşırız. Birçoğu da yutturmacadır.

Gerçek dost; “hadi gidiyoruz” dendiğinde “nereye?” diye sormaksızın yola revan olan değil, “bizi neye sürükleyeceksin?” diye durup hesap sorandır.

Bu denklemi ister dost, ister eş, ister siyaset, ister cemiyet, ister nefis üzerinden kurgulayalım. Ama illa ki kurgulayalım.

Bir şeyler değişiyor ve dönüşüyor. Bunu sezmek gerek. Nitekim bu çağ, çok bilenlerin değil ince sezenlerin çağıdır.

Oğuzhan Âsım Güneş