282 views 13 mins 0 yorum

Uçan Eşek 4.0

In Öykü
Ocak 13, 2026

Mevlana İdris Zengin’in aziz hatırasına…

Eşek, artık hayatın anlamını aramıyordu. Kuşların teleğinden oluşan bir kanada ihtiyacı da yoktu. Sırtına monte edilmiş şarj olmasını beklediği bir jeti vardı. Ara sıra geniş ovaları, yüksek dağları, derin uçurumları, sonsuz denizleri, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen çölleri özlediği oluyordu. Sahip olduğunu düşündüğü özgürlük sayesinde bu özlemini bastırıyordu. Eşek yeryüzünde olduğu gibi hamallık görevini sürdürüyordu ancak bu sefer taşıyabileceğinin ötesinde ağır yükler taşımıyor aksine oldukça hafif veriler taşıyordu. Sanki masalların o masum eşeği gitmiş yerine post-dijital çağın ikonik bir figürü gelmişti.

Bir varmış bir varmış bir yine varmış. Her şey o kadar varmış ki yok yok yokmuş. Ne cin kalmış ne hamam. Amma görünmezler çoğalmış her tarafı algoritmalar sarmış. Uçmak artık bir hayal değil bir zorunluluk olmuş. Türlü varlıklar gökyüzünde arzı endam eder olmuş.

İşte bizim eşekte böyle bir ortam da havalandı da havalandı. Gökyüzü, devasa hologram reklamlarıyla kaplıydı. Bulutların üzerinde yağmur ve kar kümeleri değil yanıp sönen ışıklılarla kaplı reklam panoları vardı. Eşek bir bulutun önünde durdu. Bulutun üzerine ‘daha hızlı uçmak için güncellenmeye ne dersin’ yazıyordu. Eşek kendini güncelledi. Artık havada asılı kalma moduna ve hız sabitleme özelliğine sahipti. Hızı da oldukça yükselmişti. Şık bir binanın 404. katına kondu. Aşağıda hareket halindeki nesneleri uzunca bir süre süzdü ve düşündü. Masallardaki o eski çayırlar da olmak mı yoksa masal ötesi bir çağın içinde yaşıyor olmak mı daha güzeldi? Eski masalların içindeyken anlamsız eşeklik geçmişinin, ruhunda meydana getirdiği acıları, anlamlı bir gelecekle hafifletebileceğini düşünüyordu. İstediği geleceğin çok daha ötesinde bir hayatı elde etmesine rağmen ruhundaki huzursuzluk bir türlü dinmiyordu. Şimdi ise anlamsız bir geleceğin ruhunda meydana getirdiği acıları, anlamlı bir geçmişle hafifletebileceğini düşünmeye başlamıştı. Eskiden bütün dünyayı uzaktan seyretmek içini ferahlatırdı; oysa şu an yüksek çözünürlüklü bir anksiyetenin içinde oradan oraya savrulan bir nesne gibi hissediyordu. Gökyüzünün ortasında yapayalnızdı. Gözlerini yeryüzüne çevirdi. ‘Yürümek’ diye haykırdı. Nefis çayırlara ve buz gibi sulara ayaklarını hissede hissede koşmak. Biraz cefa biraz da sefa ile hayat sürmek. İşte bütün özlediği buydu. Pürüzlerinden arındırılmış bir dünyada yaşamak istemiyordu. Ki o masallarda bile acı çeken bir karakterdi. Toz pembe dünya tabiatına oldukça ters ve asla ona göre bir yer değildi. Eşek, 404. katın paslanmış balkon demirlerine toynaklarını dayadı. Aşağıdaki dünya, devasa bir anakart gibi yanıp sönüyordu. “Pürüzsüzlük,” dedi kendi kendine, sesi dijital bir yankıdan ibaretti, “en büyük kusurdur.” Eşek, 404. katın paslı balkonunda içindeki o tuhaf boşlukla cebelleşirken, yandaki tabelanın arkasından kesif ve kıvrımlı bir duman yükseldi. Yanık devre kokularına karışan sigara kokusuydu bu. Kafasını çevirdiğinde, bir zamanlar efsanelerin başrolü olan, şimdilerde ise bir kurye şirketinin gece vardiyasında çalışan Zümrüdü Anka’yı gördü. Anka, parlayan tüylerinin arasına sıkıştırdığı bir sigaradan derin bir nefes çekiyor, dumanı bulutlara doğru üflüyordu. Kanat uçları islenmiş, o efsanevi zümrüt rengi yer yer metalik kararmalara maruz kalmıştı. “Selam, uzun kulaklı veri hamalı,” dedi Anka, sesi binlerce yılın yorgunluğunu taşıyan gıcırtılı bir taht gibiydi. “Hayırdır, yazılımın mı çöktü yoksa sen de mi güncellenmekten yoruldun?” Eşek, sırtındaki pırıltılı jet modülünü göstererek içini çekti: “Uçuyorum ama hissetmiyorum Anka. Her yer veri, her yer ışık. Gölge yok tek bir ağaç gölgesi bile yok artık. Anka, sigarasının külünü boşluğa, binlerce metre aşağıya silkeledi. Gözlerini kısarak o simsiyah, dipsiz çukura baktı. “Bak” dedi Anka, “Benim masalım ‘küllerinden doğmak’ üzerine kuruluydu. Ama bu dünyada küle bile izin vermiyorlar. Bir şey bozulursa hemen yeniliyorlar, yanıp bitmene müsaade etmiyorlar. Herkes uçuyor, evet. Ama herkes gökyüzüne hapsedilmiş durumda. Gökyüzü artık bir özgürlük alanı değil, bir hapishane avlusu gibi” Eşek şaşkınlıkla sordu: “Peki ya aşağısı? Orası pürüz, kir ve acı dolu değil mi?” Anka acı bir gülümsemeyle kanatlarını gerdi. “Asıl mesele de bu ya… Pürüz seni hayata bağlar. Aşağıda yerçekimi var, gerçek bir direnç var. Burada rüzgâr bile algoritmayla esiyor. Eğer gerçekten ‘olmak’ istiyorsan, o sırtındaki oyuncakları söküp atacaksın. Aşağı ineceksin. Toynağın çamura değdiğinde ruhundaki o anksiyete yerini hayatta kalma içgüdüsüne bırakacak. Acı çekeceksin ama en azından çektiğin acı ‘gerçek’ olacak.” Anka sigarasını balkonun demirinde söndürdü ve ekledi: “Bize uçmayı masal diye anlattılar ama asıl mucize yere basabilmektir. Sabit kadem olabilmektir. Ben her gece bu balkon tepesinde, küllerime karışacak bir parça gerçek toprak hayal ediyorum. Git Eşek, gerçek hayatı ara” dedi gerçek bir hayatın var olduğu gerçeğini saklar bir sinsilikte gülerek. “Yürümek…” diye sayıkladı Eşek kendi kendine. Eşek, Zümrüdü Anka’nın dumanlı öğüdünü ruhunun derinliklerine, salt okunur olarak kaydetti.

Gözlerindeki pikseller bir anlığına karardı, sonra daha önce hiç olmadığı kadar net bir kararlılıkla parladı. Sırtındaki jet modülünün kumanda panelini açtı. Güvenlik protokollerini tek tek devre dışı bıraktı. Güvenli iniş modunu iptal ederek maksimum ivmeyi sınırsız hale getirdi. “Bu,” dedi Eşek, sesindeki dijital parazitleri temizleyerek, “benim en anlamlı anırmam olacak.” Eşek, 404. katın korkuluklarından kendini boşluğa bırakmadı resmen kendini aşağıya doğru ateşledi. Jet motorları, sistemin hiç öngörmediği bir aşırı yüklemeyle kükredi. Arkasında masmavi bir iyon izi bırakarak, parıltılı tabelaların arasından bir intihar saldırısı hızıyla dikey dalışa geçti. Amacı ölmek değil bir an önce toprağa basabilmekti. Hava sürtünmesi metalik gövdesinde ıslık çalmaya başladığında, kulakları ilk kez dijital bir gürültüden değil, gerçek bir rüzgârdan dolayı uğuldadı. Bu, fiziğin harika sesiydi. Düşerken masal dünyasında, kendisine uçması için kanatlarını veren sekiz yüz sekiz kuşu gördü ve onları minnetle selamladı. Yere sadece birkaç metre kala, sırtındaki jet modülünü bir tuşla gövdesinden ayırdı. Ama bir türlü yere düşemiyordu. Uzaktan yeryüzü olarak gördüğü şey bir tür geçirgen kapı gibiydi. Sürekli düşüş halinde gökyüzünün en tepe noktasına vardığı kısır bir döngüye girmişti. Bu evrende intihara bile izin verilmiyordu. Eşek, sistemin o kusursuz ve acımasız düzeni karşısında dehşete düştü. Her defasında yere çakılmayı beklerken, bir ekran tazeleme hızıyla kendini yeniden gökyüzünün en tepesinde, o steril boşlukta buluyordu. “Hata: Yere düşme yetkiniz bulunmamaktadır,” dedi bir sistem sesi beyninin içinde. Uçan bir ikon olmaktan kurtularak yürüyen bir eşek olma hayali suya düşmüştü. Düşmek bile bir haktı ve o hak elinden alınmıştı. Jet modülü de olmadığı için Eşek, yerçekimsiz bir simülasyonun tam ortasında asılı kalmıştı. Zümrüdü Anka ne acıma ne de şaşkınlık saran gözlerini zoomlayarak ona bakıp seslendi ta uzaklardan. “Sana söylemiştim,” dedi Anka, “burada küle dönüşmek için bile izin alman gerekir. Sen sistemi aşmaya çalıştın, sistem ise seni bir ‘sonsuz döngüye’ hapsetti.”

Eşek, havada asılı kalmış toynaklarını umutsuzca salladı. Her şeyin sürekli yinelendiği ve hiçbir şeyin yok olmadığı bu evrende sıkışıp kalmıştı. Eşek, Mevlana İdris’in o naif masallarındaki hüzünlü sonları bile özledi. Ölmek, unutulmak, bir köşede yaşlanıp gitmek… Bunların hepsi bu dünyada birer lükstü. Eşek hala umudunu kaybetmiş değildi. Gece gündüz yani ışıklar kapatıldığında ve açıldığında yürümeyi düşünüyordu. Hatta bazı geceler rüyasında kendisini özgürce yürürken görüyordu. Fakat uyanıp hala boşlukta asılı olduğunu görünce üzülüyordu. Ama elbet bir gün yürüyecekti. Hayatının anlamı buydu çünkü.

*Görsel: Photo by Joel Timothy on Unsplash

Ömer Talha Kavas