“Biz, büyük kısmımızla hâlâ barbarlık devrinde icat edilmiş fikirler içinde yaşamaktayız.”
J.B. Say
İttihatçı, jöntürk ve pozitivist bir düşünür olan Ahmet Rıza Bey, Batının Politik Ahlaksızlığı kitabını milli mücadele günlerinde kaleme almıştır. O söz konusu eseriyle, batının sömürgeci yönünü ve ikiyüzlülüğünü objektif bir şekilde yansıtmaya çalışmıştır. O, batı medeniyetinin oluşmasında İslam düşüncesinin rolünü göstermekte aynı zamanda batının doğuya karşı her alanda takındığı adaletsiz durumu gözler önüne sermektedir. Batı medeniyetinin adaletsizliğe, zulme ve çifte standarta dayalı yapısı geçmişte ne tür vahşiliklere ve sapkınlıklara sebep olduysa günümüzde de şekil ve biçim değiştirerek benzer rezaletlere neden olmaktadır. Bunun en büyük örneklerinden birisi son günlerde oldukça tartışılan Epstein meselesidir. Bu meseleyle ilgili olarak Ahmet Rıza Beyin eserini, modern batı medeniyetin kötücül yönlerini ortaya çıkarmak için karşılaştırmalı bir okumaya tabi tutacağız.
Batı medeniyeti hiçbir zaman sömürgeci çıkarlarından uzak bir sistem kurmamıştır. Onlar ötekilere yani kendilerinden olmayan diğer milletlere insan hakları, hukuk ve medeniyet ihraç ederken kendi sömürgeci çıkarları için her türlü ahlaksızlığı kullanarak sistemlerini ikame ettirmişlerdir. Akademik ve siyasi olarak ürettikleri ahlaki söylemler pragmatist bir yüzün alık ve sinsi bakışında gizlenen içi boş söylemlerdir. Her türlü çirkinliğin absürt, komik ve sempatik görünümlü yüzler tarafından alenen işlendiği, ifşalandığı ve itiraf edildiği bir çağda yaşıyoruz. Her türlü etik değerin küresel çapta birtakım siyasetçiler, akademisyenler ve iş insanlarından oluşan elit grup tarafından nasıl yok sayıldığın Epstein skandalı ile yeniden şahit olduk. Ahmet Rıza beyin vurgulamaya çalıştığı gibi politikanın ahlakın elinde olduğu değil aksine ahlakın politika ve gücün nasıl maskesi haline getirildiğini görüyoruz. İsmet özel “İnsan hakları Yahudi haklarıdır. Bunun literatürde de yeri vardır. Yani, bir Yahudi’nin dünyanın her yerinde rahat yaşaması için gerekli şartlara insan hakları deriz.” Diyerek ne kadar isabetli bir tanımlamada bulunduğu bugün daha iyi anlıyoruz. Ahmet Rıza Bey de benzer bir dille Batılı devletlerin uluslararası hukuku sadece kendinden zayıf gördüğü milletlere uyguladığını ve Batının, kendi suçlarını zaruret veya medeniyet götürme adı altında meşrulaştırdığını savunmaktadır. Batının genlerine işleyen güçlü olan haklıdır prensibinin bir yansıması olarak prensler, iş adamları ve bilimciler gibi seçkinler için hukukun farklı işlediğini Epstein skandalı yeniden gösterdi. Mevcut verilerden hareketle siyasi kararları etkilemek için tehdit, hile ve ahlak dışı her türlü yola başvuran güçler, insanları zaaf ve suçlarını kullanarak Epstein gibi bir piyonla istihbarat ve şantaj ağı kurdukları ifade edilebilir. Ahmet Rıza Beyin eleştirdiği politik ahlaksızlık çeşitlerinden biri de bu ahlak dışı yöntemdir. Ahmet Rıza’nın bir asır önce devletler düzeyinde gördüğü ahlaki çöküntünün, bugün küresel elitler yoluyla dünyayı sararak onların bireysel ve sistemsel eylemlerinde vücut bulmaya devam ettiği söylenebilir.
Ahmet Rıza yaşadığı dönemi ahlak duygusunun politikadan elini eteğini çektiği devir olarak nitelendirmektedir. Bugün bu duygu sadece politikadan değil sanattan sinemaya tıptan müziğe her alandan elini eteğini çekmiş görünmektedir. Ahmet Rıza bugünün politik faaliyetlerinde hiçbir ahlaki kaygıya rastlamanın mümkün olmadığını, yazılan ve söylenenlerle yapılanlar arasında derin zıtlığın, aşağılıklığın ve ahlaksızlığın ne büyük kertede olduğunu ifade etmektedir.
Şimdi konudan biraz uzaklaşıp daha geniş bir perspektiften bakabilmemiz için birinci büyük savaş yıllarına gidelim. Ahmet Rıza, Türkiye’nin savaşa girmekte hata ettiğini bu savaşla Türkiye’den kopartılan toprakların Fransa’nın yüzölçümünün dört katı kadar olduğunu vurgulamaktadır. Ona göre yenilen hiçbir devletten bu kadar büyük ve zengin toprak kopartılmamıştır. Onlar Türkü alçaltmak ve zayıflatmak için Anadolu’nun her yerinde cinayetler ve vahşilikler işlemiş, Osmanlı parlamentosuna tecavüz etmiş, hilafet merkezine yabancı askeri mahkeme kuracak kadar ileri gitmişlerdir. Onlar bu hareketlerle Osmanlıların haysiyetine, halkın iradesine ve dini duygularına yıkıcı darbeler indirmişlerdir. Ahmet Rıza’ya göre bütün bu hücumlar ve hareketler (kafirle çatışmayı göze alan) Türklere dönüktü. Ve o bunların sadece savaş sonrası cezalandırmalar olmadığını geçmişteki yenilgilerinden gelen kin ve intikam duygusunun sonucu olduğunu söylemektedir. Ahmet Rıza Bey’e göre bu halin en büyük ispatı da Haçlı seferlerinin itikamıymış gibi Filistin’e el koyulmasıdır. Ahmet Rıza eserinde CH. Mills’den iktibasla haçlıların insan eti yediğini, Fransa kralı Philippe’nin torunu Bohemond’un bazı Türk esirleri herkesin gözünün önünde öldürtüp etlerinden yediği ve “iştahımızı duruma ve zarurete uydurmalıyız” diyerek kalabalıkları da bu fiile teşvik ettiğini iddia etmektedir. Bu ritüel ve ayine benzer tiksindirici davranışın uzantıları hala devam etmektedir. Aynı zamanda bu nakiller Epstein vakasıyla somutlaşan modern çürüme ile çarpıcı paralellikler göstermektedir.
Ahmet Rıza Bey, Batı politikasının ana kaynağının artık dini inançlar değil, para ve servet hırsı olduğunu belirtir. Ona göre bankalar, her türlü mezhepten insanın Altın Buzağı’ya taptığı modern mabetlerdir. Ahmet Rıza silah adamlarının para adamları için çalıştığını onların üretim yapması için belli başlı toprakları hazırladıklarını ifade etmektedir. Epstein skandalı, muazzam bir servetin, hukuk ve ahlakın üzerine nasıl çıktığının en bariz örneğidir. Ahmet Rıza’nın bahsettiği Altın Buzağı’ya tapınma, Epstein’ın etrafındaki siyasetçi, iş adamı ve bilim insanlarından oluşan elit zümrenin, güç ve para uğruna her türlü ahlaki sınırı hiçe saymasıyla örtüşmektedir. Az önce birinci dünya savaşı ve haçlıların insan eti yediğinden bahsetmemizin sebebi Batı’nın ‘çağdaş medeniyet’ maskesi altında aslında Orta Çağ’ın karanlık inançlarını ve daha kötülerini nasıl yaşattığını göstermek içindir. Ahmet Rıza, Batı’nın, kendisinden daha zayıf milletleri ‘medenileştirme ve modernleştirme’ bahanesiyle sömürdüğünü ve aslında onlara maddi ve manevi yıkım getirdiğinden bahsetmektedir. Ona göre bu adamların kiliseye en çok düşman olanları bile haçlı dedelerinin inançlarından mutlaka bir şeyler kapmışlardır. Onlar hale göre şekil alan hem özgür iradeye sahip hem de Katolik geleneklere bağlı yerine göre demokrat dolayısıyla tam da Makyavel’in yönetici portresine uygun olan sözleriyle yaptıkları asla uyuşmayan kimselerdir. Epstein ve çevresindeki ağ, kendilerini dünyanın en aydın, en hayırsever ve en bilim muhibbi kesimi olarak pazarlarken, perde arkasında tarihin en iğrenç ve barbarca suçlarından biri olan çocuk ticaretini ve cinsel istismarını yürütmüştür. Bu durum, Ahmet Rıza’nın Batı’nın yaldızlı sözler ile vahşi eylemler arasındaki tezatına dair tespitlerini doğrular niteliktedir. Dolayısıyla algı oyunlarıyla hayatını idame ettiren batılı sistemin köklerinden gelen rezaleti güç, söz ve servetle yürüttüğünü daha iyi anlamaktayız. Ahmet Rıza dünya siyasetinin şeklinin sürekli değişmesine rağmen hedefinin hep aynı olduğunu söylemektedir. Ona göre bu hedef İslam ülkelerinin zaptı ve onların servetlerinin gaspıdır. Batı medeniyetinin özünde yatan egoistliktir ve onlar, yaptıkları her çirkinliği filtrelemekte üstün yırtıcılardır. Büyük Frederik hemcinslerini aldatmanın aşağılık bir davranış olduğunu bu alçaklığı yumuşatmak için ise ‘siyaset’ kelimesinin kullanıldığını belirtmektedir. Epstein vakasında yıllarca süren kovuşturmama anlaşmaları, yargıdaki nüfuz suistimalleri ve istihbarat bağlantıları, hile ve yalanın etkili bir şekilde kullanılarak adaleti nasıl köreltebileceğini göstermektedir. Devlet kurumlarının adaleti sağlamak yerine gücü koruması, ahlaki iflasın en büyük göstergesidir.
Ahmet Rıza’ya göre lüks, sefahat ve fuzuli arzular için yapılan çılgınca masraflar batıda hayatı zorlaştırmaktadır. Bu masrafların ödenmesi yolunda ortaya koyulan çabalar neticesinde ahlak siyasetten çekilmiştir. Epstein’ın özel adası, jetleri ve malikaneleri, bu çılgınca masraflar ve fuzuli arzuların mekansal karşılığıdır. Bu elit azınlığın zenginleşmek ve çalışmadan, emek harcamadan haz alma isteği, en savunmasızların -çocukların kurban edilmesine kadar giden facialara yol açmıştır bu da Ahmet Rıza’nın işaret ettiği sistematik sömürünün bireysel ve cinsel bir versiyonudur.
Baudrillard bugün bu yaşananlara şahit olsaydı skandalın ifşa edilişi ve sahnelenişinin skandalı aşırı görünürlükte yok ettiğini savunurdu. Sınırı tanımayan bu alçak insanların vahşetini, sistemin suçu gizlemediğini bizzat açıklayarak onu suç olmaktan çıkardığını iddia ederdi. Epstein skandalını muhtemelen sistemin kendi kusursuzluğunu ve ahlak simülasyonunu korumak için kullandığı bir hiper-gerçeklik vakası olarak değerlendirirdi. Baudrillard, muhtemelen birtakım şahısların seçilerek kirletildiğini, sistemin sorunsuz ilerlemesi için kurban edildiklerini söylerdi. Dolayısıyla o bu durumu, ahlakın artık bir eylem değil, bir simülasyon (taklit) haline gelmesi olarak görürdü. Baudrillard, Epstein’ın hapse atılmasını ve cezalandırılmasını, sistemin hala işlediğini ve adaletin var olduğunu kanıtlamak için yaptığı teatral bir gösteri olarak değerlendirirdi ve skandalların sistemi aklamaya yaradığını iddia ederdi. Epstein skandalını, Ahmet Rıza’nın, Batı’da ‘adalet terazisinin iki ayrı ölçüyle tartması’ tespitine uyarlarsak Batının ahlaki iflasının bir kanıtı olarak görmek mümkündür ancak Baudrillard için ise bu iflası gizlemek için kurgulanmış devasa bir simülasyonun parçası olurdu muhtemelen. Son günlerde çok Epstein ile bağlantı kurularak çok konuşulan Kubrick’in Eyes Wide Shut filmini de Baudrillard’ın perspektifinden değerlendirebiliriz. Filmin temelinde yer alan gizem, sembolizm ve gerçeklik ile simülasyon arasındaki belirsiz sınırlar, Baudrillard’ın teorileriyle mükemmel bir şekilde örtüşüyor görünmektedir. Filmdeki gizli cemiyetin düzenlediği ritüeller, maskelerin ardına saklanan kimlikler ve statü sahibi kişilerin karıştığı ahlaki yozlaşma, Baudrillard’ın ‘ahlakın bir simülasyona dönüşmesi’ tezini adeta görselleştirir. Tom Cruise’un canlandırdığı Dr. Bill Harford’ın girdiği bu dünya, gerçekliğin kendisinin bir performansa dönüştüğü, her şeyin sahnelendiği bir hiper-gerçeklik evrenidir. Epstein skandalında olduğu gibi, filmde de skandalın görünürlüğü paradoksal bir şekilde onun yok oluşuna hizmet eder. Harford’ın tanık olduğu dehşet, ne kadar gerçek olsa da sistem tarafından hızla örtbas edilmeye, düş veya rüyadan ibaret gösterilmeye çalışılır. Bu, Baudrillard’ın ‘skandalın ifşa edilişi ve sahnelenişinin, skandalı aşırı görünürlükte yok etmesi’ argümanının somut bir örneğidir. Baudrillard, yaşasaydı tahminimce Epstein skandalını ahlakın bir simülasyona dönüştüğü bir hiper-gerçeklik vakası olarak yorumlarken, Eyes Wide Shut da bu hiper-gerçekliğin ürkütücü bir portresi olarak yorumlardı. Filmdeki zenginlerin ve güçlülerin ahlaki değerlerden tamamen sıyrılarak kendi paralel dünyalarını yaratmaları, gerçek ahlakın yerini bir simülasyonun aldığı, etik ilkelerin anlamsızlaştığı bir durumu işaret etmektedir.
Ahmet Rıza Bey bir pozitivist olarak, toplumsal yasaların ve nizamın ancak ahlaki mükemmellik ve akıl ile kurulabileceğine inanır. Ancak bu düşünce oldukça yetersizdir. Kaynağı insan olan bir sistemin şaşma ihtimali her zaman olasıdır ancak kaynağı ilahi olan bir sistemde şaşma ve sapma olmaz. Dolayısıyla dünyevi nizam dini nizama göre tesis edilmedikçe hem noksan hem de aksak kalacaktır. Ahmet Rıza, Batı’nın ilmi gelişmişliğini takdir etse de ahlaki temelden yoksun bir maddi medeniyetin ölümcül bir güç olacağını söyler. Epstein skandalı, teknolojinin, bilimin ve muazzam sermayenin ahlaki bir pusula olmadan nasıl korkunç bir suç şebekesine hizmet edebileceğini göstermiştir. Bu çerçevede yaptığımız değerlendirme, Ahmet Rıza Bey’in yıllar öncesi için yazdığı metnin, sadece devletlerarası ilişkileri değil, gücün doğası ve modern insanın ahlaki açmazlarını da kapsayan günümüzde yaşanan ahlaksızlıklara ve vahşiliklere karşı da bir eleştiri olduğudur.
Kaynakça;
Kubrick, S. (Yönetmen). (1999). Eyes Wide Shut [Film]. Warner Bros. Pictures.
Ahmet Rıza, Ed. Ergun Göze, Batının Politik Ahlaksızlığı, İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 2015
Ömer Talha Kavas
