Gölün nutku tutulup derûnundakileri istiğrâk ile dışarı kustuğu bir lahza. Sâhilin sükûtu tâlim ettiği bir semek (balık). Zebânı damağına yapışmış bedbaht hayvan; evvelâ med-ü cezirlerin üzerine fırlattığı katrelerle iğfâl olup, hâlâ hayatta olduğuna dâir nefsini kandırır. Vaktâ ki güneş, bir cellâd-ı bî-aman gibi cildini tahrîk ve iştial eylemeye başlar, işte o dem sekerâtın pençesine düşer. Solungaçlarına tahrir olan tozun vazîn sıkletiyle son çırpınışlar. Cildin çatlayıncaya kadar tedricen kuruyup sertleşmesi, bir mahmurluk-ı mevt ve nihâyet. Her saniye biraz daha katılaşan, biraz daha hissiyâtını kaybeden bir sath-ı kâfire. Ve netîce-i kelâm, dokunulduğunda hazîn bir sadâ veren bir kışır. Balığın kuruyan pulları şemsin altında sahte bir cevher misâli lem’a ederken, sâhil, seyircisiz ve bediî bir trajedinin meşheri olur. Su derûnunda zî-hayat olan o mahlûk, berre kadem bastığında yalnız neyin içinde neşvünemâ bulduğunu değil, neyin içinde teessüs edemeyeceğini de idrâk eyler.
Kargalar, mevte dâir o sâat-i sadıkı gâyet iyi bilirler. Hatta yaklaşan zevâli bir sâat gibi kurarlar. Onlar, çeşmlerini bir pergârın sivri ucu misâli lokmalarına raptedip, etrafında kusursuz dâireler çizerek pervâz ederler. Kargalar, mevti bekleyen basit birer laşehôr değil, ölümün fâş ettiği hakîkati eşeleyen fırsatperestlerdir. İnhilâle, çürümeye onlar kadar dikkat-i nazarla bakan bir başkasını bulamazsınız.
Şimdi orada, seng-zârlar üzerinde bir semek. Çukur-ı çeşminde bir boşluk, bir hâyet. Bakmak artık cihân ile müttekabilen icrâ edilen bir fiil değildir balık için, o artık yalnızca bakılan bir nesne, bir manzara bakiyesidir. Şehir arkasında şâhika yaparken, camlı köşklerde hayat idâme ederken; balık, yukarıdan gayet katı görünen bir hakîkatin nazarı altında ezilmektedir. Kıyıya vuran o semeki derinden anlıyorum zira derûnumda böyle sâhiller, metruk kıyılar var. Gâh kendimi oraya vuruyorum, gâh içimden bir şeyler o sâhile vuruyor. Ve beşer, kendi kıyısına vuran o meçhul şeyi teşhis edemeden memat ediyor.
Hafıza-i yosun tutmuş bu göl, bir semek için merkez-i hayattır; zira maverasında hayat münkati olur. O, bu dâirenin haricine çıkar çıkmaz karganın sahasına dâhil olur. Kargalar, avlarını boşluklar küşâd ederek tenâvül ederler. Gözünde açtıkları o oyuk, en sâf hâliyle nazarın hicrânıdır. O kuyu, sadece ayn-ı uzvu değil, mânâyı da söküp alır. Kargalar kârını itmâm edip havalandıklarında geriye kalan, hüviyeti meçhul bir iskeletten, bir kemik yığınından başka bir şey değildir. Ben o semeki kemâl-i hassasiyetle anlıyorum zira ne vakit kendi ummânımı, o derin mahfuziyetimi terk eylesem özüm imiş gibi tezahür eden sahte suretlerime dadanan kargaların bıraktığı izler, kalbgâhımda elemli bir ceriha gibi bâki kalıyor.
Kargalar nasıl ölüleri temâşâ ederek kendilerini zî-hayat addederlerse biz de başkalarının tefessühünü izleyerek kendimizi sağ sanıyoruz. Birinin sukûtu, diğerinin kaim olduğuna dâir ucuz bir beyyine gibi arz olunuyor. Bu yüzdendir kalabalıkların cenâze merâsimlerine olan meyli ve düşüşleri alkışlayan o habis iştihâsı. Çürümeye uzaktan bakarak kendi hayatiyetimizi tebcîl ediyoruz. Lâkin hiçbirimiz derk edemiyoruz, çoktan karaya vurduk ve hâlâ beyhude kulaç atmaktayız. Belki de asıl hayat, o kulaçları terk edip berre vurduğumuzu itirâf ettiğimiz o ilk lahzada başlıyordur. Maskelerin sukût ettiği, cildin kavrulduğu ve sahte canlılığın yerini üryan bir hakîkate bıraktığı o saniyede. Fakat o an müstakar değildir. Zira beşer, hakîkate uzun müddet nazar edebilecek bir fıtratta yaratılmamıştır. Çeşm, o müthiş boşluğu müşâhede ettiği lahzada ya perde-i sükûta bürünüp kendini kapatır ya da gördüğü o dehşeti bir hikâye suretine sokarak ehlîleştirir. Balığın çukur-ı çeşmi bu sebeple yalnızca bir noksâniyet değil, aynı zamanda bir küşâdiyettir. İçeriye doğru münkabis bir mânâ kuyusu. O kuyudan bakınca dünya ma’kûs döner. Şehir artık yükselen bir bina değil, tefessüh eden bir yığındır. Cam balkonlar, içeride hıfzedilen hayatın değil, dışarıya sızamayan çürümenin şeffaf tabutlarıdır. Bizler o makberlerin içinde nefes aldığımızı zehabına kapılan bîçâreleriz.
Balığın Oyulmuş Göz Çukurundan Dünyaya Bakmak
Gölün konuşmadığı sadece içindekileri kustuğu bir an. Sahilin susmayı öğrettiği bir balık. Dili damağına yapışmış balık, önce gelgitlerin üzerine attığı sulara kanıp hala yaşadığına inandırır kendisini. Güneş bir infazcı gibi derisi kavurmaya başladığına ise sekeratı hisseder. Solungaçlarına dolan tozun ağırlığı ile birlikte son çırpınışlar, derinin çatlayıncaya kadar yavaş yavaş kuruması, ölüm sarhoşluğu ve son. Her saniye biraz daha sertleşen, biraz daha hissizleşen bir yüzey. Ve sonunda, dokunulduğunda ses çıkaran bir kabuk. Balığın kurumuş pulları güneşin altında sahte bir mücevher gibi parlarken, kıyı seyircisiz ve estetik bir trajediye sahne olur. Suyun içindeyken capcanlı olan o varlık, karaya çıktığında sadece neyin içinde yaşadığını değil, neyin içinde yaşa(ya)madığını da öğrenir.
Kargalar bilir ölümün en doğru saatini. Daha doğrusu bir saat gibi kurarlar yaklaşan ölümü. Onlar gözlerini bir pergelin sivri ucu gibi yiyeceklerinin üstüne sabitleyip etrafında kusursuz daireler çizerek uçuşurlar. Kargalar ölüm bekleyen basit leş yiyiciler değil ölümün açığa çıkardığı gerçeği eşeleyen fırsatçılardır. Çürümeye onlar kadar dikkatli bakan bulamazsınız.
Şimdi orada, taşların üzerinde bir balık. Göz çukurunda bir boşluk var. Bakmak artık dünyayla karşılıklı ilişkiyle kurulan bir fiil değil balık için, o sadece bakılan bir nesne durumunda. Bir manzara artığı. Şehir arkasında yükseliyor, cam balkonlarda hayat devam ediyor, yukarıdan oldukça katı görünen bir gerçeğin bakışı altında eziliyor balık. Kıyıya vuran balığı anlıyorum çünkü içimde böyle kıyılar var. Bazen kendimi oraya vuruyorum, bazen içimden bir şeyler vuruyor o kıyıya. Ve insan, kendi sahiline vuran şeyi tanıyamadan ölüyor. Yaşamanın ölümü geciktirmekten başka anlamı olmadığına inananlar dünyasında kıyıya vurmak hiç de gecikmemiş bir ölüm halidir aslında.
Yosun tutmuş hafıza çukurlarından oluşan bu göl, bir balık için yaşamın merkezidir çünkü onun dışında hayat bulunmaz. O bu hayatın dışına çıkar çıkmaz karganın alanına giriverir. Kargalar avlarını boşluklar açarak tüketirler. Gözünde açtıkları oyuk en saf haliyle bakışın boşluğudur. O oyuk sadece gözü değil anlamı da söker. Kargalar işlerini bitirip havalandığında geriye kalan, kimliksiz bir iskeletten başka bir şey olmaz. Ben balığı çok iyi anlıyorum çünkü kendi derinliğimi terk ettiğimde özümmüş gibi davranan suretlerime dadanan kargaların bıraktığı izler elemli bir yara gibi kalıyor kalbimde.
Kargalar nasıl ölüleri izleyerek ve yiyerek kendilerini canlı sanıyorlarsa bizde başkalarının çürümesini izleyerek kendimizi canlı sayıyoruz. Birinin düşüşü, diğerinin ayakta kaldığına dair ucuz bir kanıt gibi sunuluyor. Bu yüzdendir kalabalıkların cenaze sevişi ve düşüşlerin alkışlanışı. Çürümeye uzaktan bakarak canlılığımızı yüceltiyoruz. Ama hiçbirimiz fark etmiyoruz: Çoktan karaya vurduk ve hala kulaç atıyoruz. Belki de asıl hayat, kulaç atmayı bırakıp karaya vurduğumuzu kabul ettiğimiz o ilk anda başlıyordur. Maskelerin düştüğü, derinin kavrulduğu ve sahte canlılığın yerini çıplak bir hakikate bıraktığı o saniyede. Ama o an uzun sürmez. Çünkü insan, hakikate uzun süre bakabilen bir varlık değildir. Göz, boşluğu gördüğü anda ya kendini kapatır ya da gördüğünü bir hikâyeye dönüştürerek ehlileştirir. Balığın göz çukuru bu yüzden sadece bir eksiklik değil, aynı zamanda bir açıklıktır. İçeriye doğru çöken bir anlam kuyusu. O kuyudan bakınca dünya tersine döner. Şehir artık yükselen bir şey değil çürüyen bir şeydir. Cam balkonlar, içeride saklanan hayatın değil, dışarıya sızamayan çürümenin şeffaf tabutlarıdır. Bizler o tabutların içinde nefes aldığımızı zannederiz.
Görsel: Isparta Eğirdir Gölü 09.04.26
Ömer Talha Kavas
