23 views 16 mins 0 yorum

Okurla Baş Başa: Şeytan Yoktur

In Söyleşi
Eylül 19, 2026

Film: Şeytan Yoktur (2020)

1. Yönetmenin sosyolog olmasının senaryoya etkilerini değerlendirerek film hakkında bilgi verebilir misiniz?

Mohammad Rasoulof, toplumsal çözülmeleri ele alışı ve rejim karşıtlığı ile tanınan bir yönetmen. “Şeytan Yoktur” filminin “idam mahkûmiyeti” kavramı etrafında şekillenen dört kısa hikâyeden oluşması yönüyle de bu tutumu sürdürdüğünü görüyoruz. İran’ın mevcut rejimine yönelik eleştirel dilin, idama mahkûm edilenlerin ötesine geçerek idam cezasınıuygulamaya mahkûm kişiler üzerinden kurgulanması ise yönetmenin sosyolog kimliğinin bir tezahürü. Bu bağlamda her hikâye, “idam” konusunun infazcıların ailelerinde açtığı yaraları farklı açılardan görünür kılıyor.

“Adalet” olgusunun ne olduğu, ne olması gerektiği, nerede ve kimin eliyle tesis edilmesi gerektiği gibi sorular, ele alınan hususlardan bir diğeri. Toplum ve birey düzleminde “adaletin mekânsızlığı” konusu tartışmaya açılırken izleyici kendini adaletin konumlandığı yeri keşfederken buluyor. Ayrıca filmde “kanun” ve “güç” birbirine karşıt iki olgu olarak değerlendirilirken sisteme “Hayır!” diyebilme cesaretini gösterenler şu çıkmaza sürükleniyor:

“Sen yapmazsan bundan sonra kimse idam edilmeyecek mi?”

2. Sizce filmde anlatılmak istenen ile çekilen sahneler uyumlu muydu? Neden?

Filmde yer alan sahneler ile işlenen düşüncenin uyumlu olduğunu düşünüyorum. Film çıkış noktasını “İnsan kahraman mıdır?” sorusundan alıyor, “kahraman olmak” ifadesi ise vicdanın sesinin eylemlere yansımasıyla ve yankısını bulacağı bir kalbe sahip olunmasıylaşekilleniyor. Bu durum infaz memuru olan Haşmet’in kendi yerine düşünülmesine izin verdiğinde duyarsızlaşmasıyla ve değişimin mümkün olmadığına inanan Javad’ın vahşeti kanıksamasıyla vuku buluyor. Zira insan vicdanına tutunmayı bıraktığı yerden körelmeye hattatezat gibi görünse de keskinleşmeye başlıyor ve çoğu zaman keskinin ucundakinin kendi olduğunu fark edemiyor. Nitekim film boyunca insanın kendi necat bulamadığında kurtarıcı da olamayacağı gerçeğiyle yüz yüze geliyoruz ve son hikâyeyle birlikte bu sırrın ayırdına varıyoruz.

3. Dört ayrı hikâyeden oluşan bu filmin -her bir hikâyesinin- size düşündürdüklerini anlatabilir misiniz?

Dört hikâyede de dikkatimi celbeden başat unsur “sessizlik ânları”nın yaşandığı sahneler oldu. İran sinemasında bu ânlar genellikle görsel anlatının şiirsel birer parçasıyken “Şeytan Yoktur” filminde iç hesaplaşmaya, politik eleştiriye ve bir direniş duruşuna dönüşüyor.

İlk hikâyede Haşmet’in mesaiye giderken trafik ışıklarında yeşil yanmasına karşın arabasıyla dakikalarca beklediği sahne, iç hesaplaşmayı görünür kılan ânlardan biri. Yardıma muhtaç bir kediye kucak açan bu adamın kahvesini demlerken infaz düğmesine basabilmesi durumun vahametini gösteriyor.

“Yapabilirsin, dedi.” adlı ikinci bölümde askeriye koğuşundaki askerlerden birine infaz emri verildiğinde askerin bu işi rüşvetle başka bir arkadaşına devretmek istemesi ve katil olmaktan kaçınması ise politik bir eleştiri. O ana kadar sessiz kalan bir diğer askerin konuşmaya başladığında vicdani sorgulamayı uyandırmasıyla direniş duruşu bir adım ileri taşınıyor.

“Doğum Günü” adlı üçüncü bölümde askerden üç gün izin alıp kız arkadaşı Nana’nın evine gelen Javad’ın, yası tutulan kişinin ölümüne sebep olduğu gerçeğiyle hesaplaşması anlatılıyor. İki yüreği birleştiren sevginin arasına ölümün girmesi, Nana’nın elini uzattığı taştan yayılarak sükûtla dile gelen bir hâl alıyor.

Dördüncü bölüm olan “Öp Beni”de ise bir kişiyi idam etmemek uğruna eşinden ve kızından uzaklaşmayı seçmiş bir babanın sessizlik içindeki dramına şahitlik ediyoruz. Bu dram, kızıyla yirmi yıl sonra yaşadığı hesaplaşma üzerinden aileyi parçalayan sisteme karşı bir ses olarak yükseliyor.

4. En çok hangi hikâye/sahnenin tesirinde kaldınız? Neden?

Dördüncü hikâyede yer alan Doktor karakterini Kur’an-ı Kerim’deki “kendinizin ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaletin titizlikle korunması” gerektiğine dair ayetlerin davetçisi olarak yorumluyorum. Ölmek üzere olan Doktor’u yirmi yıl uzak kaldığı kızı ile yüz yüze getiren ve genç kızın, karşısındakinin babası olduğunu öğrendiği sahne ağır bir yük yüklüyor omuzlara. Öyle ki “İdam, hayatından vazgeçerek yaşamaya devam etmek midir?”sorusu da uzun bir müddet zihinlerde mesken tutacak gibi. Bahsettiğim sahnede etkilendiğim birkaç sözü alıntılıyorum:

– Bir kişiyi öldürmek istemedi. Ama onun yerine iki kişiyi öldürdü.

– Eğer baban adamı infaz etseydi daha mutlu olur muydun?

– Aile, kahraman olmaktan çok daha önemlidir.

Sahnenin devamındaki diyaloglarla birlikte “kahramanlık kimse etkilenmediğinde iyiyi seçmekle değil, hayatını ve sevdiklerini olumsuz etkileyecek olsa bile doğru olanı yapabilmekle eş değer” çıkarımını yapıyor seyirci. Ancak “Aile, kahraman olmaktan önemli midir?” sorusunu yanıtlamak ziyadesiyle güç olduğundan insanı ikircikliğin tam ortasında bırakan bir sahne. Tesirini de bu düğümden alıyor, var olan düğüm çözülmeye çalışılmıyor,aksine tasavvurlara bir düğüm daha atılıyor.

5. Filmin/hikâyelerin/sahnelerin eleştirdiğiniz yönleri oldu mu? Olduysa sebeplerini belirterek örneklendirebilir misiniz?

Filmle ilgili eleştirdiğim herhangi bir konu bulunmuyor. Fakat olay akışının dörde bölünmesi nedeniyle hikâyelere ayrılan zamanın kısıtlanması, anlatımın bazı yerlerde yüzeyselleşmesine yol açmış. Bu durum, izleyicinin karakterlerin geçmiş yaşantılarıyla bağ kurmasını zorlaştırıyor.

6. Filmde kullanılan müzikler ile ilgili düşüncelerinizi açıklayabilir misiniz?

İlk bölümde kısık sesle radyoda çalan Davoud Azad’ın “I Am The Spirit Moon” adlı eserine kulak veriyoruz. Bu müzik ilhamını ve ismini Mevlânâ’nın Divan-ı Kebir’inde yer alan “Ben Lâmekân’da bulunan ayım / Beni dışarıda arama, ben cânının içindeyim” beytinden alıyor. Müziğin tasavvufi derinliği ruhun sonsuzluğunu vurgulamanın yanı sıra adaletin, vicdanın cevherine, derûna işaret ediyor. Bu doğrultuda seçilen müziğin ilk soruda bahsettiğim “adaletin mekânsızlığı” kavramı ile de bütünleştiğini düşünüyorum.

Filmde yer alan “Öp Beni” adlı dördüncü hikâye, Hassan Golnaraghi’nin “Mara Beboos” adlı eserinden ismini alıyor. Şarkı eşliğinde yemek masası hazırlanırken âdeta bir seremoniye tanıklık ediyoruz. İran filmlerinde keyifle izlediğim bu kültürel dokuya bu filmde de rastlamak oldukça hoştu. Şarkıda geçen “kaderi aramak” ifadesi üzerinde bilhassa durmak gerek. İnsanın bu âlemdeki arayışı, maksûduna ulaşıp ulaşamayacağı muamma olsa dahi ömrünün sonuna dek devam ediyor zira. Şarkı sözlerinden ilgili bölümü iliştiriyorum:

“Son kez için hoşça kal / Çünkü kadere doğru gidiyorum / Bizim baharımız güzeşte (geçti, bitti) / Geçmiş güzeşte (geçmişte) kaldı / Kaderimi arıyorum”

7. Size göre filmin en güzel ve dikkat çekici imgesi nedir?

Nar ağacı…

Nar ağacı; dört mevsim boyunca yeşil kalmasıyla yaşamın ve bereketin, aynı zamanda kanın ve ateşin simgesi. Filmin ortasına kök salmış yangınlı bir şiir gibi duran bu ağaç hem aşkın hem ölümün muhatabı. Meyveleri olgunlaşıp çatlamış nar ağacının altında iki sevgilinin buluşmasını seyrettiğimiz üçüncü bölüm olan “Doğum Günü”, acıyla umudun meyve vermesinin temsili bu yönüyle.

Ayrıca Nana karakteri ile nar ağacı imgeleniyor zihnimde. Nana’nın kalp yarası İsmet Özel’in “Çünkü kalbim aşktan çatlayıp yarılırdı” mısrasıyla nar ağacında dile gelirken Sezai Karakoç’un “Yılgı, her kalbi kızaran bir nar gibi çatlatır.” sözüyle ise iki sevgilinin yolunun hicrana, nâr-ı firkate düşmesi aşikâr oluyor. Bir başka deyişle nar ağacından filmdeki hayatlara akan bir hüzün var, güz mevsiminin kıyısında.

8. Filmdeki bir karakteri seçip ona dair düşüncelerinizi anlatabilir misiniz?

Nar ağacı ile Nana arasında kurduğum terkip üzerinden ilerlemek istiyorum. Nana, nar ağacının özündeki ateşi göğsünde mıh gibi taşıyan bir karakter. Aşkı onu ölümle sınadığında hem yakın arkadaşının kaybıyla yüzleşmek hem de sevdiği adama karşı duygularını kendi elleriyle öldürmek zorunda kalışı karşısında koruduğu dinginlik de ruhsal olgunluğunun simgesi. İnsanın pişip yanmasını ve ruhun kırılıp gidişiyle “kalbin razı oluşu”nu şerh ediyorNana’nın lisân-ı hâli.

9. Bu filmi beğenme sebebiniz nedir?

Kanunların kişisel çıkarlar lehine kullanıldığı bir sistem içerisinde rüşvet ve yolsuzluk gibi krizlerle yaşanan toplumsal çözülmeye rağmen her hikâyeyle ilkin umut tohumlarının mevcudiyetini görebilmeyi, ardından o tohumların kalplerde yeşerdiği anları yakalayabilmeyi filmle kurduğum bağın ilk ilmeği olarak görüyorum. Karakterlerin yüreğinde tortulanan sızıların vicdanla ahizeleşen sesine kulak verdiğimde ve bir çiçeğin açtığına şahit olduğumda ise zihnimde “Yıkılma Sakın” şiirinin intibası uyanıyor. Filmi izlerken şiirin dizeleri arasında kayboluşumun sebebi, şairin de umudu “Ölüyoruz, demek ki yaşanılacak” diyerek filizlendirmesi olsa gerek. Çiçek… Çiçeğe, filize ve umuda dair ilmekler filmle kurduğum bağı ifade ediyor.

10. Sevdiğiniz diyaloglar veya sözler…

Filmde “beyhûde” ve “çiçek” kelimelerini bir araya getiren mana üzerinde durulmalı:

– Bu çiçeğin adı ne?

– Beyhûde çiçeği.

– “Beyhûde” mi ismi?

– Çünkü beyhûde yetişiyor, beyhûde çiçek açıyor, beyhûde çoğalıyor. Bütün yıl yetişiyor. Bu yüzden ben ona beyhûde çiçeği diyorum.

Ama çok tuhaf. Sanki beyhûde oluşu içinde bir felsefe var. “Mutluluk bir nedene ihtiyaç duymaz.” diyorlar.

– Mutlu olduklarını nereden biliyorsun?

– Onları sadece mutluluk bu kadar güzelleştirebilir.

11. Siz olsaydınız filme neler ekler, filmden neler çıkarırdınız?

Filme eklemek isteyeceğim husus, hikâyelerin birbirinden bağımsız ilerlemesi yerine bir noktada kesişmesi veya birbirine bağlanması olurdu. Ayrıca Doktor’un eşi Zaman’ın hikâyesini merak ediyorum. Başkarakterlerin hikâyesine yoğunlaşıldığından yan karakterlerden olan Zaman da yüzeysel işlenmiş. Filme Doktor’un Zaman ile tanışmasına veZaman’ın arka planda yaşadıklarına ilişkin sahneler eklenebilirdi. Zira bir giz taşıyor “Zaman” ismiyle dahi.

12. Filmi veciz bir sözle anlatmak isteseniz ne söylersiniz?

Mekân âleminin yaraları ve kayıplarıyla Lâmekân’da “beyhûde çiçeği”ni yeşerten umut, hayat ile ölümün aralığından yükselen bir sestir.

|Bu söyleşi Nedamet admini tarafından seruseda ile yapılmıştır.