“İstirahat, gevşeme, kafa dinleme, eğlence, belki de “ihtiyaç”tır: Ama kendilerinde, bu etkinliklerin zaman tüketimi olan kendine özgü talebini tanımlamazlar. Boş zaman belki de onu doldurmak için yapılan tüm oyuncul etkinliklerdir, ama öncelikle zamanını kaybetme özgürlüğü, gerekirse onu “öldürme”, saf kayıp olarak harcama özgürlüğüdür.”
(Baudrillard, Tüketim Toplumu, Ayrıntı s,198.)
Passion, Hristiyanlıkta Hz. İsa’nın çektiği çileyi tanımlayan katlanmak anlamında kullanılan bir kavramdır. Byung-Chul Han’a göre Batı kültürü özünde bir pasyon anlatısıdır. Acı çeken insan (Homo doloris), hakikate ve kutsala ancak ıstırap yoluyla ulaşabileceğine inanmıştır. Eğlence ise yüzyıllar boyunca bu çile anlatısını bozan, ciddiyetsiz ve kötü bir sapma olarak görülmüştür. Ancak bugün görünüşteki bu zıtlığa rağmen pasyon ve eğlence birisi çileyle öteki hazla varlığını ortaya koymakla aynı kümenin içinde yer alırlar. Dolayısıyla acıyla birlikte gelen gülme ve hazla birlikte gelen gülmeden bahsedebiliriz. Günümüzde eğlence ciddi bir dille ifade edildiğinde soruna neden olacak söylemlerin göndermeli, dokundurmalı, alaycı, bazen de tahrik edici bir sığınağı haline gelmiştir. Totaliter hale gelen saldırgan bir tarzı olan ve bir eğlence türü kabul edilen ofansif mizah, ahlaki, dini, politik ve kültürel değerleri hiçe sayabilen ve en hassas konularda pervasızca söz söyleyebilen mizah türüdür.
Batı’nın çile ve eğlence diyalektiği bizim için bir anlam ifade eder mi sorusu üzerinde duralım. Bizde mizah ve eğlenceden düşündürücü olması beklenir ve genelde fıkra kültürü de bu algıyla şekillenmiştir. Şeffaf, hızlandırılmış ve tüketilebilir bir komediden çok toplumun pratik ahlakına yönelik bir fikir teatisi sunar. Bazı halk masallarında absürt, argo hatta ahlakdışı olarak nitelendirilebilecek mizahlar olsa da bunları kadim dönemin avami kültür durumu içerisinde değerlendirmek gerekmektedir. Eskiden köy ve şehir ayrımının daha keskin sınırlarla birbirinden ayrıldığı göz önünde alınırsa bugün çok argo ve absürt görünen bir hikâyenin o zaman için insanların hayatında gerçekliği olan istenmeyen bir olgu ile ilgili olduğu söylenebilir. Günümüzde dahi köylülerin lisanındaki argonun şehirli insanın literatüründeki argodan çok daha sert ve acımasız olduğu bir gerçektir. Eleştirilebilir olmakla birlikte Anadolu’nun taşra sayılabilecek yerlerinden çıkan hikâyelerin sert, absürt ve günümüz ahlak anlayışı bakımından kabul edilemez görünmesi normal kabul edilebilir. Bizdeki fıkra, anlatı ve hikâyeleri Batı’daki pasyon ile bağdaştırmak mümkün değildir çünkü Batı’da çile ontolojik ve dini bir kabulleniştir. Nasreddin Hoca’nın kazan doğurunca sevinen ama ölünce şaşıran köylüye yaptığı o kara mizahı, homo doloris’in varoluşsal çilesi olarak görmek mümkün değildir. Bununla birlikte, geleneksel ve toplumsal hafızamızda mizah hiçbir zaman acıdan ve dertten tamamen bağımsız da değildir. Ağlanacak haline gülmek deyimi bunun en büyük delili olsa gerek. Mizah bazen sınırlarını bizzat hayatın içinden alarak çileyle birlikte yaşamanın ironik bir yolu haline gelir. Bu anlamda mizahın toplumsal bir ihtiyaçtan doğduğu ifade edilebilir. Wagner’den yola çıkarak günümüzde mizahın gerçek bir ihtiyaçtan mı yoksa hiçbir zaman giderilemeyecek delice bir ihtiyaçsız ihtiyacın ürünü mü olduğunu sorgulamamız gerekir.
Schiller’e göre ruha hitap etmeyen ve duyumsallıktan başka bir ilgi uyandırmayan her şey bayağıdır. Günümüzde eğlencenin de bu bayağılığın bir parçası olduğunu görmek zor değildir. Eğlence artık acıya karşı bir direniş değil acıyı, gerçeği ve derinliği tamamen buharlaştıran totaliter bir mekanizma haline gelmiştir. Özellikle sosyal medyanın etkisiyle mizah, yapısal bir dönüşüm geçirerek birkaç cümleden oluşan aktüel bir ifade haline geldi. Geçmişin mizahı bir durup düşünme barındırırdı. Bugün ise mizah, kaydırma hızına ayak uydurmak zorunda olan anlık akımlardan ve saniyelik reel’lerden ibaret. Siyasi krizler, ekonomik çöküşler, hatta toplumsal trajediler bile anında ironi nesnesine dönüştürülüp tüketiliyor. En trajik toplumsal olay bile dakikalar içinde komik bir video haline gelebiliyor. Bu, mizahın gücünü değil, eğlence endüstrisinin her şeyi yutabilen iştihasını gösteriyor.
Stand-up sahnesindeki komedyen bile, artık sadece sahnede güldürmekle kalmıyor kendi hayatını, depresyonunu, bunalımını bile bir içerik olarak sunuyor. Böylece pasyon bizde Batı’daki gibi doğrudan olmasa da dolaylı yoldan, eğlencenin hammaddesi olarak yeniden dolaşıma sokuluyor.
Geçmişte mizahın sınırı dendiğinde akla siyasi baskılar, sansür veya din, gelenek ve aile gibi toplumsal değerler olurdu. Mizahçılar bu sınırların etrafından dolaşmak için metaforlar, ince zekâ oyunları ve edebi dehalar geliştirmek zorundaydı. Sınır, mizahı hem kabul edilebilir hem de daha estetik hale sokuyordu ve toplumsal tepkilere neden olmayacak şekilde makul çerçevede eleştirinin bir çeşidi olarak varlık gösteriyordu.
Günümüzde mizahın önündeki en büyük sınır devlet sansüründen ziyade, sosyal medya ortamı ve izlenme süreleridir. Günümüzde aykırı olmak, sınırları aşmak veya ofansif olmak bile başlı başına pazarlanabilir bir eğlence ürünü haline gelmiştir. Stand-up gösterilerinde neyin duyarının kasılacağı veya hangi değerin yıkılacağı önceden hesaplanır. Aykırı ve ofansif olmak artık aşılması gereken bir eşik değil, bilet satımını etkileyen bir reklam etiketidir. Stand-upçı durmaksızın performans sergilemek, like toplamak ve izleyenleri anlık olarak coşturmak için bir kesimin sevgisini kazanmak uğruna pek çok kesimin nefretini çeken bir mikrofon maymunudur ya da daha hafif bir tabirle performans öznesidir. Ateizm, Alevilik, pkk sempatizanlığı gibi pek çok aşağı vasfı bünyesinde bulunduran bir stand-upçı herhangi bir değer kaygısı gütmemektedir. Çoğu onun dine saygısızılık yapıp tarihi bir şahsiyete saygısızlık yapamayacağını düşünür. Halbuki O nihilist bir tavırla dine karşı hakaretvari tavrı herhangi bir tarihi şahsiyet içinde rahatça sergilemektedir. Bunu yapabiliyor oluşu ciddi bir sorun; birincisine yaptığı saygısızlığın ikincisine yaptığı saygısızlık kadar tepkiye sebep olmaması çok daha ciddi bir sorundur. İşaret ettiğim bu elemanda olduğu gibi bazı stand-up gösterilerinin alkol tüketimiyle birlikte sunulması tesadüf değildir. Elbette her alkollü mekânda yapılan stand-up gösterisini aynı kefeye koymak da doğru değildir. Ancak alkol, muhakemeyi gevşetirken kahkahanın eşiğini de düşürür. Böylece normal şartlarda itirazla karşılanabilecek birçok söylem eğlencenin atmosferi içinde daha kolay kabul görür. Bu durum, mizahın eleştirel gücünden çok tüketim mantığına hizmet eden bir eğlence formuna dönüşme riskini beraberinde getirir.
Cimrileri, kibirlileri, bilgisizleri ve ikiyüzlüleri acımasızca tiye alan eski mizah anlayışımızdan davranışlardan çok belirli kimlikleri hedef alan mizah anlayışına doğru bir sapma yaşıyoruz. Aslında ofansif mizahın kendisini tamamen kötü görmek pek mümkün değil çünkü şok etkisi ve ters köşe yapması düşünmeye de yol açabiliyor. Fakat her kesimi ve her değeri hedef alabilen provakatif söylevleri beraberinde getirirse yani dini ve kültürel sabitelerimizi ihlal ederse buna dur demek her vicdan sahibinin asli görevi olmalıdır. Bunun dışında ofansif mizahın, hakaretten uzak durarak ironi ve paradoksu ön planda tutup şok edici bir mizah üretmesinin günümüz espri anlayışı ile daha uyumlu olduğunu söyleyebiliriz. Gülmenin nerede bir eleştiriye, nerede bir saygısızlığa dönüştüğü konusu iyi muhasebe edilmeli mizahın yasaklanmasından çok totariterleşmesinin önüne geçilmelidir.
Han’a göre eskiden eğlence bir kaçış ve katlanma iken şimdi hayatın her alanından beklenen zorunlu bir performansa dönüşmektedir. Bugün bir siyasetçiden bile eğlenceli olması bekleniyor hatta eğlenceli olması sempatik olmasıyla eş görülüyor. Biz de halk olarak önümüze çıkan trajik olaylar karşısında eğlenceye konu olması yönüyle bir ilgi besliyoruz. Burada Han’ın ‘gerçeklik artık eğlencenin bir etkisi olarak görülüyor’ tespiti çarpıcı bir karşılık buluyor. Türkiye’de son yıllarda tartışılan pek çok toplumsal mesele, ancak viral bir espri, bir trend haline geldiğinde gerçek bir tartışma konusu sayılabiliyor. Ciddiyet, kendini meşrulaştırmak için bile eğlencenin onayından geçmek zorunda bırakılıyor. Bu kadar acıya nasıl gülünür ile, bu acıya gülmeden nasıl katlanılır sorusu arasındaki gerilimi sürekli sırtımızda taşıyoruz.
Nasreddin Hoca’nın mizahı bizi kendimize güldürüyordu. Bugünün mizahı ise çoğu zaman yalnızca başkalarına güldürüyor. Birinde gülmek insanı olgunlaştıran bir tefekkürdür, diğerinde ise hızla tüketilen bir gösteri. Mizah, insanı kendine döndürdüğü ölçüde anlamlıdır, kendinden uzaklaştırdığı ölçüde ise yalnızca eğlencenin gürültüsüne dönüşür. Belki de bugün asıl mesele neye güldüğümüz değil, neden artık gülmek zorunda bırakıldığımızdır. Çünkü eğlence, acıyı hafifleten bir ilaç olmaktan çıkıp, acının üzerini örten zorunlu bir performansa dönüştüğünde, mizah hakikati görünür kılan bir ironi olmaktan uzaklaşır. Geriye ise yalnızca sürekli gülen hiçbir dini ve milli değer kaygısı gütmeyen ama giderek daha az düşünen bir toplum kalır.
Ömer Talha KAVAS
Kaynakça;
Görsel: Photo by Belinda Fewings on Unsplash
Byung-Chul Han, Eğlencenin İyisi, Metis, İstanbul: 2023, 2. Baskı
