Ayet olmasaydı da inanırdım topraktan geldiğimize. Ayet söyler, şiir şerh eder. Hacı Bayram Veli, Ankara’ya varınca “ben dahi yaratılır oldum taş u toprak aresinde” derken boşuna sarf etmemiştir bu lafları. Bak şu Ankara’nın taşına! Başa düşünce hikmet, gönülle hemdem olunca iman dolu yürek oluveriyor, fazla hemhal olunca da taş kalpli oluveriyorsun.
Şiir, toprağı vatan haline getirir bilahare vesile kılar, şairleri de vatan sahibi yapar. Niçin şairleri vatanlarıyla özdeş tahayyül ederiz? Yaşadıkları topraklarda kendilerine verilen lisanı hakim kılıp, o diyarı sevdirmelerinin yanı sıra Allah’ın (cc) tabiatı temaşa telkinlerine incelikleriyle destek oluşları bunun sebeplerindendir. Mesela Yunus Emre’nin yaratıldığı toprağı görsem tanırım. Gözüm bir yerden ısırır mutlaka. Hoş bu göz ısırmaları bir çok diyarda mezar sahibi yapmış Yunus’u. Her köşesinde vatanın, Yunus’un izi var diyebiliriz.
Şairlik, kişiyi vatan sahibi yapar. Ülkeler, dünya edebiyatına bir romancı kazandırabilir, sanat dünyasına ressam kazandırabilir ama şiirin beynelminelliği mümkün olmadığı için dünyaya bir şair kazandırmak imkansızdır. Dünya şiir günü, dünya şairleri günü icat olunabilir ama dünyanın şiiri yazılamaz, dünyanın şairi olunamaz.
Bu toprakların esas meyvelerinden biri şiirdir dersek hata etmiş oluruz. Şiir, meyve gibi tüketime hazır değildir. Şiir belki daha çok tohum gibidir. Toprak şiiri aşılar, şiir toprağı işler. Toprak şiiri büyütür, şiir toprağı derinleştirir. Başka bir diyarda dağa, taşa, toprağa bu denli atıf ve sevgi yoktur belki de. Belki de bu ilgi bizi farklı kılıyor, yani Vatan-Şiir denklemi bize mahsus. Toprağı sevdiren, aradaki yabancılığı giderip, bağı hatırlatan şiirdir. Bu toprağın şiirini, türküsünü sevmeyen bu vatanı sevebilir mi? Soruları öpüp başımıza sürerek bir kenara koyalım, ve burayı geçelim, daima burada kalırcasına.
Sorular; düşünmekten, meraktan ziyade arayışın tetiklediği en samimi yollardır. Sorular, bir çeşit yürüme biçimidir. İster bir dağ yolunda, ister bir zihin-hatıra yolculuğunda, tefekkür aleminde yahut ne tür bir yolda olursak olalım topraktan sıyrılıp şöyle der Yunus Emre: ‘Delilsiz gidilmez yollar yamandır.” İnsanın daima bir rehbere ihtiyacı oluyor. Bildiğinde bile. Mesela köyü gören kılavuzdan vazgeçer ama köye kılavuzla girilir.
İnsan, yaşarken toprağın kucağında, ölünce bağrında gibi gelir bana. Sanırım bunu zihnime böyle işleyen, Aşık Veysel’in sadık yâre kara toprak deyişiydi. Allah o bağa desturla girmeyi dileyene nasip etsin diyelim.
Toprağı ilk sevdiğim ana tanıklık etmeyi, hatırlamayı ne çok isterdim. Yine de biliyorum, babamdan ilk dayağımı toprak yiyişime borçluymuşum. Edebi bir metin üzerinden tabiata ilişkin ilk sevgim sanırım yeni gençlik yıllarımda duyup bir daha unutmadığım, Dadaloğlu’na atfedilen söz olsa gerekir: “Ferman padişahınsa dağlar bizimdir.” Elbet bu hikayeyi ilk gençlik yıllarımda yanlış yorumladım. Bu yanlış yorum sarayları, efendileri birer ibret vesikası olarak görüp dağlara olan sevgimi artırdı. Bunu da şiire borçluyum.
Yine ilk gençlik yıllarımda duyup bir daha unutmadığım Vatan şiirinden bir bölümde şöyle diyor şair:
“Vatan,
Antalya’da bir mavi su,
Posof’ta bir çorak tarla,
Gümüşhane’de bir yemyeşil bahçedir”
Haritayı açıp bir kez olsun bakmadığım halde, unutmadığım bugünün 5 bin nüfuslu uç bir ilçesini, ismen birçok şehirden önce bilmem de şiirin sayesindedir. Gel zaman git zaman bir kısmını yürüyerek gezme imkanı bulduğum bu yemyeşil diyara çorak tarla demeseydi şair belki de hatırımda kalmazdı. Yürüdükçe hep o çorak tarlayı aradı gözlerim. Ne hikmetse Posof yemyeşil, Gümüşhane epeyi çoraktır. Şair sözü elbette yalandır mı demeliyiz yoksa vatanın bir yüzüne bakarken diğer yüzünü görebilen birisi olarak mı anlamalıyız şairi? Yorumu size kalmış.
Ata ocağında, sıla hasreti çektiren Çoban Çeşmesi, Uçun Kuşlar, Han Duvarları ve daha niceleri… Niçin konumuzun teması sıla değil de vatan? Niçin ‘sıla şairi’ demiyoruz? Belki şahsi olarak adlandırabileceğimiz ‘sıla şairlerimiz’ vardır Rıza Tevfik gibi ama bunu ulusal ölçekte kavramlaştırmayan hakikat bu toplumun vatansız, milliyetsiz kalmayışıdır.
Yer yer kavga da ederiz dağlarımızla. Elbet bizim kavgamız naz, niyaz, sitemdir.
“İzin ver hey ağam ben de gideyim
Ah çekip de arkam sıra ağlar var
Bakarım bakarım sılam görünmez
Aramızda yıkılası dağlar var” Dağ, taş, toprak deyince aklına Karacaoğlan gelmeyen kişi, şiir-vatan ilişkisini pek idrak edemez. Karacaoğlan bu vatanın dağlarında saz çalıp şiir söylememiş sadece.
Rüzgarın, insan ruhunda oluşturduğu ürpertiyi sezince 100 yıllık mesafeden fısıldıyor Aşık Sümmani:
“Herkes dosta yazmış arzuhalini
Benimkini ürüzgara yazmışlar” Acaba hangi dertlinin derdi, hangi kulun duası, hangi çilekeşin inlemesi rüzgara karışıp dokundu tenimize ki içimizi dolduran ürpertiye gark olduk, ruhumuzda bir burukluk, can sıkkınlığı sezinledik?
Yarım kalıp şiire, türküye dönüşmüş her hikayemiz, aşkımız; yüce dağ başına, şu karşıki dağa, karlı, dumanlı dağa muhakkak uğrar. İnsanı, dağla toprakla bütünleşten tarım ve ölüm değildir sadece. Duygularımız, hislerimiz, dertlerimiz, ayrılıklarımız, sevdalarımız… insanı ölmeden de toğrağı işlemeden de toprağa döndürüyor.
Anadolu insanı acı bir hadiseyi anlatırken ‘dağlara taşlara’ diyerek olası belayı dağlara taşlara yüklemeye çalışır. Derdini, ahını, kavgasını, aşkını dağlara taşlara yazar şair. Peygamber Musa’yı Sina Dağına çıkaran, Hz. Muhammed’i Nur dağına çıkaran dertten ne düşmüştür insana, şaire ki o da dermanı dağlarda aramıştır. Selâm olsun arayanlara…
-Olgun Verim

