Duyduğu son kavram tüm haber kanallarının, radyoların son dakika olarak verdiği “uzay fırtınasıydı.” Bu haberden kısa bir süre sonra tüm bağlantılar kesilmiş, sinyaller kopmuş, elektriğin icat olunmadığı devirlere dönülmüştü. Akülerindeki enerji de tükenmek üzereydi. Köydeki kalabalık o haberi hiç duymamış gibi depolarında kalan son yakıtla başka bir yerlere göç etmeye ziyadesiyle buradan çıkmaya çalışıyor, bu benzersiz felaketin yalnızca kendi köylerinde yaşandığı ümidiyle yaşıyorlardı.
Tarık, geçen hafta 3 aylık maaşıyla aldığı telefonu bir şişe suyla değiştirmek için sıkı bir pazarlık halindeydi. Gitmek gibi bir niyeti yoktu. Zaten bu kalabalık aileyi götürecek imkanı da yoktu. Anne babasının ‘oğlum sizde gidin!’ telkinine rağmen bu yolculuğun bir bilinmeze çıktığını hissettiğinden gitmemişlerdi. Yerle gök arasında bir ulak olmadıktan sonra hangi yol bilinmeze değildir ki?
O yıl metre kareye düşen kilolarca yağış tüm barajları doldurmuş, kaybolmuş gölleri tekrar ortaya çıkarmıştı. Tarık vaktiyle bu haberleri okurken, ‘Bu yıl İstanbul bile su sıkıntısı çekmez.’ diyerek bolluk ve bereket yılında olduklarını söylüyordu. Oysa şimdi, sanki yıllarca bir damla yağış yüzü görmemiş gibiydi topraklar.
Tarık ailesini toplayıp kuruyan ırmaklarının kenarında bir su kaynağı bulma ümidiyle köyün aşağısındaki bölgeye gitti. Irmağın kıyısında devasa bir çamur deryası oluştuğunu görünce hayretler içinde kaldı. Yıllar önce tam da burada Kooperatif ve Belediye ortaklığında bir konut projesi başlatılacaktı. Mühendisler zemin çalışmaları sonucunda olumlu rapor verdikleri halde artan savaşlar, hükümeti, kaynakları idareli kullanma yoluna sürüklemiş, ülke genelindeki tüm projeleri geçici olarak durdurma kararı aldırmıştı.
Tarık’tan başka hayretler içinde kalan kimse yok gibiydi. Bugüne kadar kaya gibi sert zemin sanki ezelden beri bataklıkmış gibi kimseyi şaşırtmıyordu. O sırada bir sallantı oldu. Tarığın büyük amcası ‘ona ne oluyor?’ diye bağırırken bu soru kendisine daha önceden sorulmuş gibi bir dejavu yaşıyordu Tarık. İçinden tekrarladı “Ona ne oluyor?” O sırada çamur deryası kuruyan ırmağa doğru akmaya başladı. Çamur akıntısının içinden çocuklarını, yeni doğmuş bebeğini, karısını ve ailesini kurtarma görevi Tarığın üstüne kalmıştı. Edebiyat mezunuydu. Her kelimenin altında bir derinlik arar ve onu kadere ram ederdi. Meselâ adının Tarık olması geçmişten beri ona iz sürme, yol bulma merakı ve misyonu vermişti. Sanki bu ad ona bu zamanlar için verilmişti.
Çamur akıntısından, yürüyen birer balçık gibi çıkmayı başardılar. Tek tesellileri kayıpsız kurtulmaktı.Çocukluğunun geçtiği bu bölgeye sanki ilk kez gelmiş gibi süzüyordu etrafı. Önceden sanal harita ile devasa alanları tarayıp yollar keşfeden Tarık, artık gözünün gördüğü yerin ötesine, misal şu tepenin ardına bile hakim değildi. Orada ne olup bittiğinden bihaberdi. İnsan görmediğine hakim değildir de gördüğüne hatta görme uzvuna hakim midir?
Çamur akıntısından kurtuldular ama bastıkları zemin de üstü kaymak bağlamış yoğurt gibi yumuşak bir his veriyordu. Tarığın gözüne Ahir Kayası çarptı. Çocuklarını sırtlanıp koşmaya başladı. Ahir Kayası için ‘Nuh’un gemisi burada mola vermiş’ derdi eskiler. Hatta atalarının burada bir kaç hayvanla o gemiden inip bu köyü binlerce yıl evvel tuttukları rivayeti dolaşırdı. Bu yüzden kendilerini Yafes’in torunları olarak tanıtırlardı. Bu güçlü kayalığı görenler, onu Nuh’un yolculuğu ile ilişkilendirmese bile, dünya yaratılırken oluştuğu kanaatine sahip olurlardı. Tarık, keşke O’nun düzlüklerine büyük evler yapacağımıza bu sarp kayalıklara küçük bir ev yapsaydık o zaman güvende olurduk diye söylendi. Sanki bunu daha önceden birisi kulağına fısıldamış gibi tekrar dejavu olmuştu. Her şey adını koyamadığı bir şeyi hatırlatmaya çalışıyordu Tarık’a.
Tüm aile üyeleri yükseklik korkusu olan yaşlı annesi bile tırmanmıştı Ahir Kayasına. Şimdi yürüdükleri her yer bir balçığa döndürülmüştü. Irmak kanalından taşan çamur deryası tek damla toprak parçası bırakmamak kavliyle sanki kendisine verilen emre amade etrafa saldırıyordu. Tarık, çamur deryasınını izlerken yerdeki küçük bir taşın hareket ettiğini farketti. Taş yumurtadan çıkmaya hazırlanan civcivin yumurtaya verdiği aksiyon gibi sallanıyordu. Taşı yerden alıp kulağına götürdü. İçinden mi dışından mı geldiği belirsiz bir ses duydu. Bu inanılmaz sesin bir an o minicik taşın içinden geldiği hissiyle irkildi. Oysa annesinin göğsündeki bebek bile gürültüden kaskatı kesilmişti. Tarık, bu sesin geleceğini bir yerlerde okumuş gibiydi. Elini yakmıyor ama avucundaki kaya parçası önce ufalanmaya sonra da balçıklaşmaya başladı.
Herkes olan biten karşısında algılama yetisini kaybetmiş, afallamış halde iken kendine hatırlatılanı hatırladı Tarık. Boynunda muska gibi taşıdığı atalarından kalma buğday tohumlarını çıkarıp herkesin avucuna birer tane tutuşturdu. Olduğu yere yığılıp buğdayı ikiye bölen kusursuz çizgiyi seyre daldı, bir yol arıyor gibiydi. Şimdi herkesin avucunda toprağa son kez dikebilecekleri bir tohum vardı.
-Olgun VERİM

