389 views 27 mins 0 yorum

Söyleyen Bilmez Bilenler Söylemez: Türkçe Üzerine Mülâhazalar-1 (İnceleme)

In Şiir
Eylül 01, 2025

Kimliğini ve tarihini İslâm’la kazanmış olan Türk için, lîsanı olan Türkçe de aynı nitelikleri taşımaktaydı. Tâ ki dil devrimiyle tebarüz eden anlayış, düşünce anlayışımızdan yaşantımıza kadar hayâtiyetimizi sağlayan öz kaynağımız İslâm’la bağımızı koparma için Türklüğümüze (sûî)kast edene kadar. Merhum Lütfi Özaydın, Söyleyen Bilmez Bilenler Söylemez isimli eserinde bu söylemin altını dolduran nitelikli, besleyici ve ufuk açıcı bir çalışma ortaya koymuştur.

Lütfi Özaydın’ın “Söyleyen Bilmez Bilenler Söylemez” 1 adlı bu kitabı, Türkçe Mülahazalar serisinin 1. eseridir. Eser TİYO yayıncılıktan neşrolunmuştur.

Yazar bu eserinde, Türkçe’de kullandığımız en temel fiil ve isimler dahil birçok kelimenin, yaşantısında İslâm’a uyan ecdadımızın lîsanında da Kur’ânî kavram ve kelime bilgisine ittibaı neticesinde, yine Kur’ânî bir anlayışla teşekkül ettiğini savunmaktadır.

Bu güçlü söylemi eser boyunca; Türkçe’de istimal edilen kelimelerin Kur’ân diliyle ilişki, sarf-nahif-emsile-bina gibi kavramların Arapça’daki yeri ve Türkçe’ye olan katkıları ve Türkçe’nin hem ilmî hem de itikadî açıdan taşıdığı İslâm karakteristiğini geçerli sebeplerle ispatlamaktadır.

Eserde savunulan düşünce yalnız bir söylem ve slogan olarak bırakılmamış olup, Kur’ân-ı Kerîm’deki kelime ve köklerinin Türkçe’de nasıl yaygın biçimde kullanıldığı mevzuu Ayetlerdeki lafızlardan örnekler ve derinlikli bir lügât olan el-Okyânûs‘tan yapılan incelemeler ile ortaya koyulmuştur. Yazar burada Türkçe’nin kaynağının Arapça olduğunu savunmaz, bilakis Türkçe’nin kaynağını manâsı yanı sıra sentaksına da varıncaya dek İslâm olarak delilleriyle tespit etmiştir. Kitabın sonunda, araştırmalara kaynaklık edecek nitelikteki bu çalışmalardan kolay faydalanılması ve kitapta bahsi geçen kelimelerin kolay bulunması için bir Fihrist bulunmaktadır.

Yazar Hakkında:

Hakkında biyografik veriler kısıtlı olmakla beraber; Merhum Lütfi Özaydın, Tokat’ta dünyaya gelmiştir. Küçük yaşta, babası ve dedesinin de teşvikiyle, Kur’ân-ı Kerîm öğrenmiştir ve Arapça bilmektedir. Eserde anlatılan ana konuyla ilgili olarak kendi hayatından verdiği örneklere göre mesleğinin öğretmenlik olduğu anlaşılmaktadır. Hayatında bir dönem, İstiklâl Marşı Derneği’nde Genel Kurul Üyesi olmakla hizmet üstlenmiştir. “Söyleyen Bilmez Bilenler Söylemez”, “İltifat Ağyaredir Dost Acı Söyler”, “Çatallı Dil Yılana Mahsus Değil Yılmazın Da Dili Çatallı Olur” ve “İstiklal Takvimi 1435” isminde eserler vermiştir.

Eserin Ana Fikri:

Okuru bir takriz kısmıyla karşılayan eser, Türkçe’nin bir geleceğe sahip olup olmayacağının en başta onu yoğuran İslâm harflerine dönüp dönmeyeceğimizle merbut(irtibatlı) olduğuna değinerek söze başlar.

Dil meselelerinde gâvurların kılavuzluk etmeyi pek sevdiği dile getirilir ve tarihî vasfını müslümanlığıyla kazanan Türk’ün, gâvurun kılavuzluğuna uymakla yolu şaşırmış olacağını ifade eder. Gâvurun kılavuzluk ettiği yolu ve dili takip edenlerinse Türkçe değil, kitapta ‘Türkik’ diye ifade edilen yozlaşmış, manâ ve özünden koparılmış bir dil konuştuğunu savunur.

Yine takriz bölümünde, ilk Türk eseri olan Kaşgarlı Mahmud’un Dîvân-ı Lugâti’t Türk isimli eserinin, Arap’lara Türkçe öğretmek için yazılan bir eser olduğu düşüncesi reddedilmektedir. Bu eserin Arapça olarak kaleme alındığı beyan edilir. Kur’ân harfleriyle Türkçe isimler verilen bu eserin açıklama kısmının Arapça olduğu ve Türkçe kelimelerin dizilişi ve tasnifinin, Arap dilinin hususiyetlerine göre olduğunu ifade edilir. Bu bilgiler ışığında ortaya çıkan manidar tabloyu, Türkçe’nin ilk lugâtinin Arapça bir lugât olduğunu beyân ile dile getirir.

İnsan konuşulan dil vasıtasıyla hayatını, ifadesini ve düşünce dünyasını geliştirir. Anlamlar ve düşünceler hem kendi zihin dünyasında hem de çevreyle kurulan etkileşimde lîsan vasıtasıyla yer edinir ve konuşulan dil kaynağıyla irtibatı ölçüsünde tekamül edebilir. Lîsana karşı bu şuuru barındıran eserde, işte bu sebeple Türk için tekellüm edilen lîsanın namus kadar ehemmiyetli olduğu savunulmaktadır. Zira Türkçe İslâm kavramlarıyla, düşüncesiyle ve idrakiyle yoğurulmuş bir lîsan olduğundan, konuşulan dil ile yaşantı birbirini bütünlemektedir. Dolayısıyla İslâm’la yoğurulmuş bir lîsanı köklerinden sökmeye çalışmanın, onun yaşantısı, inancı ve anlayışına karşı da bir sûî-kast anlamına geldiği savunulur.

Eserin Anlatım Biçimi Ve Muhtevası:

Başlıklar halinde ilerleyen eser az ve öz olarak verimli bir anlatım sunarken söylemlerinin altını da ilgili muteber kaynaklarla sağlam şekilde doldurur.

Eserde ilk başlığı “Türkçe konuşmaya Kur’ân-ı Kerîm’le başlanır” olarak tercih eden yazar, eser boyunca savunulan bu güçlü iddianın kanıtlarını, eserde yer yer bahsettiği ve epey faydalandığını söylediği el-Okyânûs isimli zengin sözlükten nakleder. Bu lûgat, Arapça-Türkçe olarak kaleme alınmış en önemli eserlerden birisidir. Fîrûzâbâdî’nin el-Ḳāmûsü’l-muḥîṭ adlı Arapça sözlüğünün Mütercim Âsım Efendi (ö. 1819) tarafından yapılan ve Kāmus Tercümesi diye bilinen Türkçe tercümesinin asıl ismidir. 2

Eserin ana fikri kısaca şöyledir: Türk’lerin lîsanı İslâm’a girdikleri için böylesine derin, ilmî ve ahenkli bir yapıya bürünmüştür. İslâm itikadınca yaşayan Türk insanı, bu itikadı lîsanında da yaşamıştır. Türkçe’de kökeni Arapça olan sözcüklerin görülmesi, ecnebî dillerin lîsanımızı işgal etmeleriyle bir tutulamaz. Zira dini alimler ve müderrislerden öğrenen Türk’ler, medreselerde lîsanını da onlardan öğrenmiştir. Dar-ül İslâm olan Türk yurdunda tekellüm edilen Türkçe, Kur’ân’ın kelimeleri ve manâsından şekillendiği ve konuşulduğu için İslâm dili olmuştur.

Alınan şey Arapça değildir, bilakis Arapça içinden alınan İslâm‘dır.

Kur’ân-ı Kerîm Arapça üzerine indirilmiş son ve hak Kitap olmasıyla, İslâm dini terminoloji ve kavramları da ilk önce Arapça vesilesiyle idrak edilmiştir. Dolayısıyla İslâm’ın gelişiyle birlikte diğer dillere geçen dinî kavram ve kelimeler, aslında Arapça kelimelerin istihdamı demek değildir. Çünkü onlar artık İslâm’ın kelimeleridir, İslâm’ın kavramlarıdır.

Bu hususta savunulan fikrin ifadesi, eserde, açıkça şöyle beyan edilir: “Türkçe’nin kaynağı Arapça değil Kur’ândır”. (sf 57)

Zira burada asıl tez Türkçe’nin doğrudan Arapça kelimeler kullandığı değildir. Savunulan düşünce, Arapça’daki mukabili farklı dahi olsa, Türkçe’nin temelinde İslâm anlayış, kavram ve düşünüşüne dayanan bir özle mayalanmış olduğudur.

Bu bağlamda bir kelimenin Arapça’sıyla Türkçe’deki kullanımının benzer yahut farklı olması değildir asıl düşünce; burada, Türkçe’nin Kur’ân kaynaklı bir lîsan olmasından ötürü, kendi fiil ve isimlerini dahi İslâm’a göre yoğurmuş olması kast edilmektedir. Bu teze dair doyurucu ve besleyici bir anlatımı delilleriyle beraber yapmaktadır yazar.

Eserin Lîsan Anlayışına Dair Ufuk Açıcı Katkısı:

Eserde bir kelimenin anlamını vasfeden asıl alâmet-i fârıkanın, o kelimenin türdiği kökle ilişkili olduğu anlamı da mevcudtur. Şöyle ki yazar, “ev” kelimesinin Kur’ânî bir anlayışla Türkçe’mizde yer edindiğini anlatırken, kelimenin Kur’ân’da “me’vâ” مأوى yani sığınak sözcüğünden türediğini, anlam ve istimali bakımından ise İslâm’daki evlenmek anlayışından ötürü, bekarlık zemmedilirken evliliğin tavsiye olunuşu, çünkü evlenmenin de tıpkı “me’vâ” sözcüğündeki gibi sığınak-korunak vasfı taşıdığını, çünkü mü’minler için evlenmenin i’tikâden haramlara karşı bir sığınak anlamına geldiğini ve bu vesileyle bizdeki “ev” sözcüğünün lîsanımızda anlam kazandığını delilleriyle izah eder.

Buna eş anlamda kullanılabilecek, mesken “sükûn olunan yer”, beyt “şiirdeki her iki mısradan birisi ve Menzil “geçici konaklanan yer” gibi kelimelerin ise anlam bakımından farklı kullanımlarda lîsanımızda yer edindiğini ama “ev” ile aynı manâyı vermediğini açıklar.

Buradan anlarız ki kelimeleri manâ bakımından asıl belirleyicisi kökleridir. Zira aynı kökten türeyen sözcükler, anlam bakımından akraba olmakla beraber, aynı manânın etrafında halkalanarak, sadece kullanıldıkları yer açısından farklılık gösterir. Örneğin, “mesken, sükûn, sakin vb”. Kaldı ki bu da bir dile anlam bakımından çeşitlilik, verimlilik ve derinlik katmaktadır. Yazarın ev kelimesi ile karşılaştırdığı diğer kelimelerse doğrudan anlam bakımından ayrıdırlar zira aynı kökten türememişlerdir.

Eserde Savunulan Fikrin Anlatımı:

Türk yazar Lütfi Özaydın, takdim kısmında bu eserin sıkıcı olmaması için ehline danışılarak hikaye etme usulüyle yazılmasının uygun görüldüğünden bahseder. Nitekim mevzu edindiği hakikati anlatmak için dil bilgisi kaideleri ve kelime tahlilleriyle haşır neşir olmak durumunda olan bu eserde, hikaye etme usulü işe yaramış, sohbet havasında bir anlatımla meselenin anlaşılır ve sade izahına vesile olmuştur.

Eserde savunulan ana düşünce bu hikayelerle kısıtlı bırakılmaz. Yazar başından geçen hadiseleri hem tecrübî olarak atmosferi yansıtmak ve anlatımı kolaylaştırmak hem de meseleye giriş yapmak açısından kullanır. Devamındaysa örnekler ve deliller ile ana meseleyi izah eder. Kaynak, delillendirme, izah, besleyicilik ve anlatım bakımından kesinlikle nâkıs bırakılmayan eser, bilakis sohbet havasına rağmen son derece donanımlı bir çalışma olup, ansiklopedik çapta yetkinliği okuyucuya hissettirmektedir.

İlk başlıkla beraber yazar, 1900’ler Türkiye’sindeki dil devriminin Kur’ân okuyan, ilim öğrenen talebeler, halk ve ulema açısından ne kadar hazin ve zorlu bir süreç olduğuna kendi hatıratı vesilesiyle değinir. Bu bağlamda, yaşantıda olduğu gibi lîsanda da seküleştirilmek istenen Türk’ün ve Türk lîsanının varlığını ancak İslâm’la koruyabileceği, eser boyunca vurgulanan en önemli ana fikrlerden biridir.

“Tekâsür Sûresinde Ne Kadar Türkçe Var?” başlığındaki yazısında Lütfi Özaydın, sınıf ortamında Kur’ân’daki kelimelerin lîsanımıza ne kadar nüfuz ettiğine dair talebeleriyle yaşadığı bir olayı anlatır. Bu soruyu yanıtlamak için tahtaya Tekâsür Sûresi’nin tamamını yazarak, kelimelerin altlarına Türkçe’de kullanılan aynı kökenden akraba tavirleri yazdığını ve ekserisinin medrese okumuş olan talebelerin bu durum karşısında, nüfuzun bu derece olmasından ötürü hayret içinde kaldıklarını hikaye eder.

Bu giriş kısmından sonra eserin sebeb-i telifi olan asıl meseleyi aktarmak adına yazar, başından geçen hadisede anlattığı gibi Tekâsür Sûresi’ne Arapça aslıyla ve latinize olarak yer verir ve anlamlarını açıklayarak lîsanımızdaki kullanımlarına örnek verir. Böylece Türkçe’nin Kur’ân’ı Kerîm ile yoğurulmuş bir dil olduğunu etraflıca ispatlar. (Sf 8-10)

Anlaşılması İçin Kitabın Mezkur Kısmından İktibas:
(Tekâsur Sûresi)

“”elha-küm” الها- كم : “Lehiv”, “ilha oyun, oyalanma, oyalama manasındadır; Türkçe sözlüklerde rastlanılmıştır.

“et-tekasür” التكاثر : “Kesret ekseri”, “ekseriya”, “ekseriyet”… çokluk, çoğunluk, manalarına geldiğini bilmeyen yoktur.

“Hatta حتى : Aynen kullanırız; her iki dilde de “-e kadar”, “-ıncaya kadar” manasındadır, sınırlama tabiridir.

“zür-tüm” زر-تم : “Ziyaret”, “mezar” “ziyaretgah” kelimeleri ile aynı köktendir. Aynı anlamda başka bir kelime hatırlamıyorum.

“el-mekabir المقابر : “Kabir”; “makber”, “makbe-re” kelimelerinin çoğuludur. Aynısının Türkçede istimali mevcuttur.

kella” كلا : “Haşa ve kella” diye kullanılmasına Türkiye’nin her yerinde rastlayabiliriz.

sevfe” سوف : Sabretmek, koku almak, yaklaşmak, helak olmak manalarına gelmektedir. Yaklaşmak ve koku olmak manalarından dolayı “mesâfe” kelimesi ism-i zaman ve ism-i mekan olarak buradan gelmiştir. Aynı zamanda gelecek zaman edatıdır.

“talemun” تعلمون : “Bilirsin manasındadır; ilim, âlim, alem, âlem, ma’lûm, ma’lûmat, i’lâm, ta’lim, ta’limât kelimeleri ile akrabalıkları vardır.

“lev” لو : Şart edatıdır, “eğer” manasındadır, Türkçede “velev ki” şeklinde Arapça ile aynı vazifeyi ifa eder.

“yakin” يقين : “Kesin şahit olunan şey” manasında-dır, lisanımızda mesafe bildiren zarf ve sıfat olarak yerini almıştır.

“le-terav-ünne” ل – ترون: “Kesinlikle görürsünüz” manasındadır; Türkçedeki akrabaları, rüya, riya, mürai, rey lafızlarıdır.

“sümme” ثم : “Sonra” manasındadır, Türkçede “sümme haşa” şeklinde inkâr için istimal olunur.

cahim جحيم : “Cehennem” manasına gelir, ce-hennem kelimesini hissettirdiğinden dolayı anlayabiliriz, fakat lisanımızda istimaline rastlayamadım.

“le-tüs’elü-nne” ل – تسالن: “Elbet sorguya çekile-ceksiniz” manasındadır; sual, mes’ul, mes’uliyyet, mes’ele lafızları ile aynı kökten müştaktır.

“yevme-izin” يوم-اذ : “O gün manasındadır. Lisanımızda “yevmiye” olarak kullanımı mevcuttur.

“en-nam” النعيم : “Nimet, kıymetinin bilinmesi gereken, Rabbimiz tarafından mahlûkata verilen her şey” demektir, ayniyle istimali lisanımızda vazgeçilmezdir.”

Kitapta bu gibi nitelik isteyen açıklamalar ve örneklendirmeler oldukça yetkin biçimde beyan edilerek her seferinde en baştaki ana fikrini doğrulayan bir istikrar sağlayan yazar, İstiklâl Marşı Derneği Konya Şubesi’nin yağmış olduğu bir çalışma ile “Türk’ün Dili Kur’ân Sözü” isimli bir eserden bahseder. Hacimli bir lügat olan bu kitapta Kur’ân-ı Kerîm taranarak Türkçe sözlüklerle karşılaştırılmış, 12.448 kelimenin ve terkibin lîsanımızda kullanıldığını da sözlerine ilave eder. 3

Tekâsür Sûresiyle ilgili başlığın akabinde, Enfal Sûresi’yle alakalı yine benzer bir çalışma, örnekli anlatım ile sunulmuştur. Hemen akabinde ise “Türkçe’de Emsile-i Muhtelife” başlığı ile Arapça öğreniminde ehemmiyeti olan 24 siygâyı anlaşılır biçimde aktarmıştır. Kitapta bu kısma yer verilmesinin sebebi ve önemi, ana fikri mündemiç olarak Türkçe’nin kıvamını Kur’ân ilimleri çerçevesinde bulmuş bir dil olduğunu izah için meselenin daha iyi anlaşılmasına yöneliktir.

Diğer yandan bu 24 kelime kalıbının her birini Türkçe’deki kullanımlarına örnek vererek anlatan yazar, lîsanımızın hem ilim çerçevesi, hem anlayış ve hem de telaffuz sanatları açısından dahi yine Kur’ânî biçimle yoğurulduğunu ispatlamış olmaktadır. Zira Türkçe’deki kullanımlarına örnekler verilerek sırayla anlatılan 24 siygadan 13 tanesi Türkçe’de yoğun olarak kullanılan vezinlerdendir. Fiil siygalarından ise sadece muzari fiilden Türkçe’ye aynen geçen 4 fiil olduğunu söyleyen yazar, bunların “Ya’ni, yasla, yekûn, yağmur” sözcükleri olduğunu belirtir. İlerleyen sayfalarda “Yağmur” sözcüğü için ayrı bir başlık açılarak, mesele yine etraflıca incelenmektedir.

“Türkçe’de Emsile-i Muhtelife” başlığının akabinde “Bina ve Türkçe” başlığı ile bu sefer de lîsanımızdaki fiil sözcüklerinin aldığı eklerle zamanlarına ve isimlerine göre nasıl manâlandırıldıklarını, bina edildiklerini anlatır. Bu usülün Arapça eğitiminde de olduğunu ve talebelere Emsile’den sonra Bina okutulduğunu beyan eder. Bu kısımda da yine 9 ayrı örnekler bütünüyle beraber, mezid babların isimlerine göre masdarı, ism-i fâili, ism-i mef’ûlü gibi kavramları ve kullanıldığı yerleri Türkçe’deki örnekleri üzerinden anlatır. Bu örnekli anlatımın önemi, Kur’ânî kaynaklı bir dil üslûbunun Türkçe’nin yoğurulmasına nasıl katkı sağladığını göstermek açısından uygulamalı anlatım işlevi görmesindedir.

Yine aynı düşünceyi ifade eden ve oldukça sarih biçimde lüzumunu kanıtlayan yazar, Türkçe’nin yalnızca kaynağı olan Kur’ân harfleriyle yazılarak doğru anlaşılabileceğini savunur. Zira bazılarının “Osmanlıca” dediği, Kur’ân’ı Kerîm harfleriyle yazılan Türkçe kelimelerin, kökenini saptamak, dolayısıyla da hangi anlamla bağlı olduğunu ve bu bağlamın hangi anlayışı taşıdığını anlamak için, ilk başta beslendiği harflerle yazılmasının gereğini vurgular. Latin harflerinin getirilişiyle latinize edilmiş olan Türkçe’nin, bize ait olan sesleri ifade etmekte yetersiz olduğunu yine örneklerle göstermektedir.

Bu bağlamda latin harflerinin istimaliyle kaybedilen en hayatî öneme sahip sesin, nazal “n”(!) denilen, “k” sesine yakın olduğu için “sağır kef” ݣ şeklinde tabir edilen, şimdilerde unutulmaya yüz tutmuş ancak Anadolu’da kalıntıları hala bulunan, genizden çıkartılan “ne” sesi olduğunu tesbit etmekte ve bazı kelimeler üzerinden bunu ispatlamaktadır. Hayatî ehemmiyeti olan bu sesin telaffuzuna dair sesli örneği ise Sadettin Kaynak’ın kaydedilmiş olan seslerinden dinlemeyi tavsiye etmektedir. (Sf 25)

Hafız Sadettin Kaynak’ın sesinden bir eser. (Youtube, Sadettin Kaynak)

Genizden okunan bu nazal “n” telaffuzunun ise yine bir Kur’ânî telaffuz ahlakından geldiğini, Kur’ân-ı Kerîm’in tecvidli okuması usulündeki “ihfâ” ve “idğam-ı meal ğunne” kaideleriyle alakalı olduğunu beyan eder. Her iki kaidenin de tenvin ve sakin(hareketsiz) “nûn” نْ’la ilgili olduğunu bazı okuyuş misalleriyle açıklar.

Eser boyunca hikaye etme usulüyle kimi zaman kendisinin talebeleriyle olan diyaloglarından, kimi zaman da büyüklerinden öğrendiği ya da duyduğu hadiselerden bahsederek ana konuya dair izahları -fikir oluşturması için sunulan iktibasta görüldüğü üzere- sarih biçimde anlatan yazar, kuşkusuz bir sloganik bir üslup peşinde değildir. Onun maksadı, inancı ve itikadı esasınca yaşayan Türk’ün, dilinin de kimliği gibi ancak İslâm’la Türk kalabileceğini anlatmaktır.

Misal verme maksadıyla başlıklarından sadece birkaçına yer verdiğimiz bu eser, umulur ki okunur ve okunmakla da kalmayarak, bizi biz yapan İslâm’ı istinatgâh edinmiş hakiki Türk’lüğü yaşamamıza da vesile olur. Bu vesile ile kitabı bana hediye eden Olgun Verim’e teşekkür ederim. Türkçe’nin aslı olan müslüman lîsanına, kendi harflerimizle rücû etmemiz için verdiği mücadeleden ötürü Lütfi Özaydın’ın ise Allâh katında ebedî itibar, rıza ve rahmete vasıl olmasını dilerim.

| gürkan Pur

  1. Lütfi Özaydın, Söyleyen Bilmez Bilenler Söylemez: Türkçe Üzerine Mülâhazalar 1 (İstanbul: Tiyo Yayıncılık, 2018), erişim 1 Eylül 2025, https://www.dr.com.tr/kitap/soyleyen-bilmez-bilenler-soylemez-turkce-uzerine-mulahazalar-1/din-mitoloji/islamiyet/urunno=0001757634001 ↩︎
  2. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, “el-Okyânüsü’l-Basît,” erişim 1 Eylül 2025, https://islamansiklopedisi.org.tr/el-okyanusul-basit ↩︎
  3. İstiklâl Marşı Derneği, “TÜRKÜN DİLİ KUR’AN SÖZÜ,” Türkçeden İslâm’a Giriş, erişim 1 Eylül 2025, https://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IcerikDetay?IcerikId=688&Id=1072 ↩︎
Şair, Yazar / Published posts: 68

(Mahlas: hâfî) ___ Tam zamanlı Nedamet Dergisi yazarı

Instagram