399 views 11 mins 0 yorum

Medyanın Gizli Ticareti

In Düşünce
Aralık 13, 2024

Bilgi akışı, günümüz dünyasında teknolojiyle hayatımızın her anına nüfuz etmiş durumda. Gerçeklik bize tüm çıplaklığıyla sunuluyor gibi görünse de bilgiye erişimimiz çoğu zaman başkalarının kontrolü altında. Özgür irade yanılsaması oluşturularak, aslında bilgi alanımız gittikçe daraltılıyor. Çünkü kimse bilgiye kendi imkanlarıyla ulaşacak serbestlikte değil. Hatta bilgiye nasıl erişim sağlanacağından dahi habersiz. Bunun temel nedeni, medyanın bilgi akışında oynadığı aracılık rolü. Medya, bilgiye erişimi kolaylaştırdığı izlenimi verirken, çoğu zaman güçlü otoritelerin kontrol aracı olarak işlev görüyor. Toplum mühendisliğinin temel aktörlerinden biri haline gelmesi tesadüf değil.

İsmet Özel’in “Medyanın gücü yoktur, gücün medyası vardır” ifadesi, bu durumu çarpıcı bir şekilde açıklıyor. Medya bağımsız bir güç değil, bunda hemfikiriz. Medyanın mevcut otorite yapılarına hizmet eden bir araç olduğunu herkes bilir. Ancak mevcut otoritenin ne olduğuna dair fikrimiz yok. Bulanık, silik, fırça darbeleriyle ifade edilebilecek yarım yamalak bir görüye sahibiz. Açıkçası medyanın işleyiş mekanizmasını incelersek karşımıza devasa bir örgütlenme çıkar ve bu örgütlenmenin hangi bilgileri ön plana çıkardığı, hangilerini göz ardı ettiği veya çarpıttığına dair yüzleşeceğimiz gerçekler, aslında kimin çıkarına hizmet ettiği hususunda bize akıl tutulması yaşatacak türdendir. Çünkü muhalif veya alternatif bilgi kanalı olarak görülen yapıların içinde dahi küresel sistemin işleyişi hakimdir.

Bu bağlamda, medyayı yalnızca bir bilgi iletim veya toplumsal iletişim aracı olarak değil, aynı zamanda güç dengelerinin bir yansıması olarak ele almak gerekiyor. Medyanın sunduğu bilgiyi ideolojik pozisyonunuza göre kategorize ederseniz medyanın oyununa geldiniz demektir. İdeolojilerin dışında kalan ve daha akıllıca hareket ettiğini sananlar ise sunulan bilgileri kabul etmek yerine, bilgiyi hangi dinamiklerin şekillendirdiğini anlamaya çalışmak gibi yollara başvurarak kendini güvende hissetmek istiyor. Ancak yaptığı soruşturmanın neticesini alana kadar aynı yapı ona bambaşka bir açıdan yeni bilgi sunarak sağlıklı düşünmesini engelliyor ve bir anlamda bıktırıyor. Medyaya güvensizlik, çoğu zaman bilgi araçlarının karmaşıklığı karşısında yaşanan kafa karışıklığından kaynaklanıyor. Oysa alternatif medya düşüncesi ya da ideolojik pozisyonuna uyduğu ölçü de birçok haber akışı, insanın makul bulabileceği biçimde elinin altındadır.

Bilgi çağında bu soru yalnızca teorik bir tartışma olmaktan çok uzakta, medya hayatımızın pratiğini doğrudan şekillendiriyor. Medyayı eleştirsek de toplumsal vicdanın ve kamuoyunun sesi olma konusunda ona ihtiyacımız var. Ne var ki, aynı medya, mevcut güç odaklarının kendilerini sürekli yeniden üretmelerine de olanak tanıyarak bizimle danışıklı bir dövüş içinde. Çelişkiler bu noktada baş gösteriyor: Sesimizi duyurmanın bir yolu olarak medyayı kullanırken, onun üzerimizde kurduğu tahakküme de boyun eğiyoruz. Kendi çıkarlarımız doğrultusunda kullanabildiğimiz bir araca, aynı zamanda bizi manipüle ettiği için tepki gösteremiyoruz. Neticede bir gün biz de medyanın marifetine ihtiyaç duyabiliriz. Burada medyanın işlevselliğinin bu yönüne bir itiraz yok.

Ancak bu ikilem, medya ile toplum arasındaki karmaşık dinamiği ve bu ilişkinin, içinde yaşadığımız dünya sistemini nasıl şekillendirdiğini gösterdiği için önemlidir. Medya, yalnızca bilgi akışını sağlayan bir araç değil; aynı zamanda güç ilişkilerinin bir yansıması, hatta bazen bir kalkanı olarak görülmeli. Bu nedenle, medyayı yalnızca bir “iletim kanalı” olarak görmek büyük bir yanılgı. Asıl mesele, bu aracın kimlerin elinde, hangi amaçlarla kullanıldığıdır. İsmet Özel’in ifadesini bu bağlamda yeniden düşünmek gerekiyor: Gücün sahibi kim ve medya bu gücün neresinde konumlanıyor?

Medyanın algoritmalarına ya da politik yapılarına dair birçok çıkarım yapılabilir. Fakat daha kritik bir noktaya değinmek istiyorum. O da medyanın insanın inançlarını belirliyor olmasıdır. İtikat, bilgiyle sıkı bir bağa sahiptir. Nübüvvet, bu bilginin kaynağı ve taşıyıcısıdır. Ancak nübüvvet dışındaki birçok konu, bu bilgi formuna dayanmadan insanlara dayatılabilir. Medya, bu boşluklardan yararlanarak bireylerin inanç dünyasını şekillendirme gücünü elinde tutar. Daha doğrusu inanmak ya da inanmamak bizim elimizdedir. İki türlü de itikatla ilişki olması onu mükellefiyet açısından bize dayatmaz. Bu yüzden teoriler üzerinden bir fikir yürütülür ve gerçekle ilişkilendirilerek insanlığa dayatılır. İnsanlığın evrimi meselesi de bu türden bir durumdur.

Batı bilim anlayışı, insanlığın sürekli ilerlediği fikrini merkeze alır. Örneğin, Darwin’in evrim teorisi, bu ilerlemeci tarih algısının bir ürünü olarak, hem bilimde hem medyada geniş yer bulmuş ve zamanla toplumsal ideolojilere dönüşmüştür. İlerlemeci tarih algısının Batı-merkezli yorumu bu bağlamda şekillendi ve bu düşünce çerçevesinde birçok teori meydana getirildi. Böylelikle Avrupa vahşice hareketlerini meşru zemine çekebildi. Zamanla Darwin’in insan ırkları üzerinde ifade ettiği birçok teori gerçeklik algımıza iliştirilerek yeni bir inanç dayatmış oldu.

Kapitalist düzenin medya aracılığıyla bize dayattığı ‘bilgi’, hangi amaçlara hizmet ediyor? İnsanların dikkatini dağıtmak, insani ve etik değerleri aşındırmak mı? Yoksa Batı-merkezli felsefe-bilim paradigmasını ve ideolojik anlatılarını bilinçaltımıza işlemek mi? Cevap her ikisi de. Çoğu zaman dikkatimizi dağıtmak, sahici ve insanî yaşayışın dinamiklerini sarsmak ve Batı-merkezli bilim anlayışlarını itikadımızın bir parçası haline getirmeyi hedefler. Çünkü itikat, hem dini hem toplumsal meselelerde amelin zemini olduğu kadar onu koruyan bir kalkandır da.

Son günlerde medyada, İngiltere’de bir çocuğun sahilde bulduğu taşın, Neandertal baltası olarak sunulduğuna şahit olduk. Bu tür haberler, Avrupamerkezci evrim anlayışını doğal bir gerçeklik gibi kabul ettirmenin tipik bir örneğidir. Uzmanlar, çocuğun eve götürdüğü ve bir görünüp bir kaybolduğunu iddia ettiği bu taşın binlerce yıllık (40-60 bin) bir Neandertal baltası olduğunu iddia ediyor. Elbette bu iddia akıl sahibi her insan için birçok soru işaretini de beraberinde getiriyor. Soru işareti sadece iddiadaki bilimsel metodolojinin sorgulanmasını değil, kültürel ve ideolojik açılardan da haber dilinin yaklaşım biçimini sorgulamayı da gerektiriyor.

Bir çocuğun dikkat çeken bir sahil taşını keşfi, neden bu denli büyük bir anlama içkin haber yapılıyor? Esasen Neandertal denilen “soyu tükenmiş insan” baltası olması Avrupamerkezli evrim paradigmasının en somut örneklerindendir. Bu aktarım biçimleri “vakıa”yı destekleyecek her unsuru, küresel medya araçları ile dünyanın en yoksul bölgesindeki insanlara dahi ulaştırarak bu hikâyenin benimsenmesini sağlıyor. Sizce bu bakış açısıyla sunulan hikâye, bilimin objektifliğini mi, yoksa medyanın dikkat çekme stratejilerini mi temsil ediyor?

Üstelik “Neandertal” tanımlaması, yalnızca evrim teorisine dayalı bir kavramken, bu taşın böyle bir bağlama oturtularak gerçeklik unsuru haline getirilmesi bilinçli bir yönlendirmedir. Bizatihi medyanın değil fakat gücü temsil eden bir medyanın elinde sıradan bir taş bile medyanın elinde çok daha fazlasına dönüşebiliyor. Ama bu dönüşüm, hangi amaçlara hizmet ediyor? Sorulması gereken soru bu. Fakat medyanın en ironik ve güçlü yönü, bu soruları sormayı unutturabilmesinde saklıdır.

İbrahim Orhun Kaplan