175 views 12 mins 0 yorum

Sütçü, Overlokçu ve Dergici

In Deneme, Düşünce
Şubat 26, 2026

Bir neslin üyesi olmanın farkındalığını hissederek sesimizi duyurmak için ne yapmamız gerektiğini düşündüğümüzde benzer cevaplara ulaşırız. Hayaller, hedefler, planlar, hücumlar, yükselişler ve tepetaklak oluşlar, meydan okumalar vesaireler ve dergi. Her yazımız tecrübe ve yaşantılarımızın kırıntılarını birleştirme çabasına yöneliktir. Rimbaud göre şair kahin olmalıdır. Yani duyularının düzenini, bilinçli bir şekilde bozup tekrar kuran alışılmış algıların yıkıcı mimarı. İster nesir ister manzum yazarı olsun dergici bahsedilen kahinliğe bir nebze de olsun sahip olmalıdır. Bu sahiplikle görünenin ardındaki gerçek sezilebilir. Sığ kabulleri yıkarak yerine yeni bir idrak inşa ediş süreci, masa başı uğraşının çok ötesinde bir meydan okuma eylemidir. Bu anlamda yazmak bir akıncı edasıyla en ön safta çarpışmaktır. Gençlik kuvvetini taşımak her fikirle tartışabilmenin kuvvetini taşımayı da barındırır. Yaşlı, içi geçmiş, hiçbir soruya cevap olmayan fikir teatilerini ezip geçmek isteriz. Ölülere eşlik eden yazılardan kurtulmak kolay değildir çünkü onlara biraz vefa biraz saygı borcumuz olmakla birlikte onlardan biraz da istikbal deşeleriz. Yaşlı ve yorgun argümanların, modernite karşısında diz çökmüş o süklüm püklüm savunmaların devri kapanmıştır. Biz, o yenilmişlik psikolojisini elinin tersiyle iten, “yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer” edebiyatına sığınmak yerine, zaferin kendisini bir hakikat payı olarak talep edenleriz. Bizimle doğan sabaha yer açmak için, geçmiş akşamların o ağır ve hantal gölgesini yırtıp atıyoruz. Artık savunmada kalmak değil fikri ve kültürel bir fetih arzuluyoruz.

Yaşadığımız çağ hiçbir şeyden tam olarak kopamayışların çağıdır. Her süslü cümle bir hikmet, her mahpus kişi bir izzet timsali, her Ortadoğu figürü bir kahraman, her dini söylev ruhi bir uyanış gibi görünür bize. Dünyanın biraz, Ortadoğunun ise bayağı parçalanmış olduğuna inanırız. Televizyonun sesini dinler muhayyilemizi genişletiriz. Okkalı bir siyasi söylev Viyana kapısına tekrar dayanmamıza sebep olur. Devler devinince sarsılırız ve gökyüzün kızıllığı cehennemvari bir sıcaklığın bunaltıcı alevini salar üstümüze. Bizler ademler olarak isimleri öğretilen eşyanın yorumunu yaparak yeniden isimlendiririz. Şehirler kurup şehirler yıkmanın, siperde amansız savaşmanın dolayısıyla dünyada fatih ve erbab-ı kılıç bilinmenin ve bütün bunların bizim İslami kimliğimize yapışık bir mahiyet almasının verdiği mutluluğu hissederiz. Ancak bu mutluluk, modern zamanların gerçekliğiyle çarpışan bir serap gibidir. Zihnimizde fethettiğimiz kalelerin anahtarları cebimizde yoktur; kuşattığımız şehirlerin sokaklarında aslında birer yabancı olarak dolaşırız. Sonunda elimizde kalan, gürültülü bir dünya tasavvuru ile sessizce can çekişen bir hakikat arayışıdır.

Epeydir yanlış tasarlanmış bir dünyada yaşamanın sancısını çekiyoruz. Dizaynda bir sorun var. Her yücelikten arındırılmış, algı oyunları ve manipülasyonlara sahne olan karanlık ve karmaşık fırça darbeleriyle her gün biraz daha kaotik görünüm verilen yuvarlak nesnenin içinde bocalıyoruz. Yapılacak ve yazılacak ne çok şey var. Haydi seferber olun. İşte biz söyleyecek bir şeyi ya da söylenecek bir şeyler olması gerektiğine inananlar buradayız. Üzerimizdeki ağırlıkla, fönlü saçlarımızla elimizde tüfenklerimizle buradayız. Yazar değil askeriz. Bombaların şiddetiyle yıkılan duvarlardan siperler yapıp kalleş düşmanı gözetliyoruz, açığını arıyor ve olanca kuvvetimizle davranıyoruz silahımıza. Gerçekten askeri bir ruha sahibiz. Bizi bir mücadelenin içinde tutan da bu ruhtur. Süvariler ve piyadeleriz her sözümüz isabet etmese de korkutsun isteriz. Biz düzenli birlikler olmasak da heyecan kovalayan, haydutçuluk oynayan, macera arayan tipler değiliz. Ortak isimlerden nefret eder, ortak bir amaç uğruna hareket ederiz. Dostlarımız aynı olmasa da düşmanımız dolayısıyla hedef tahtamız bellidir. Sahih ve sağlam bir itikat bizim çelik yeleğimizdir. Tahammül seviyemiz gibi ölesiye nefretimiz de yüksektir.

Centilmenlik kelimesinin hissettirdiği yabancı bir tat var değil mi? Kafir ve centilmen arasındaki çağrışımın güçlülüğünden olsa gerek. Haçlıların buruşuk yüreklerine geçirdiğimiz hançerleri tekrar kuşanmaya geldik. Tüylü şapkalarının altındaki bozuk emellerini bertaraf etmek için buradayız. Batılı değer formlarına karşı kendi değer dünyamızı yeşertmek için buradayız. Tahammül seviyemiz yüksek dedim evet onları topuklama, intihar ve kuşuna dizilme gibi seçenekler arasında muhayyer bırakacak kadar yüksek. Kurşuna dizilmek istemiyorsanız intihar edin. Her şey bizim kalemlerimizin sorumluluğunda ve güvencesinde ilerleyecek. Yıkılacak sur kalmayana kadar ilerleyeceğiz.

Herkese sıkıntı veriyoruz: Kafiri fil dişi kulesinden aşağı atıyoruz ve baronları yerin altına sokuyoruz; ne kendisi iyi çevresi kötü olanlara ne de kendisi kötü çevresi iyi olanlara rahat var. Ayağımıza dolanan her şeyden kurtulmak istiyoruz. Manevi hastalıklardan kirlenmiş kalbimizi arındırmak ve cilalamak istiyoruz. Felsefi ceketleri asarak, mantık ve adalet doldurup cebimize rahat dolaşmak istiyoruz. Yönlendirilmelerin, baskılanmaların, tutarsız ağızların bilmiş ve ötekileştirici tavırlarının bizleri mahkûm etmesini istemiyoruz. Bize ait bir dil olmalı ve her bizden olanın bize olan aidiyeti bilinmeli. Tarih bugün, devrimiz işte bugün başlamalı. Dünyalar, insanlar, senaryolar bir gecede yazılan masallar, ışık döşenmiş odalar, binlerce legolar. Bağrışanlar, sevinenler, şehirde yaşayanlar, şehri ayakları altına alanlar ve zavallılar. Onlardan hem nefret etmek hem de onları sevmek lakin ne yapıyorsak herkes için ve en iyisi için yapmak. Onları kendileri için bir şeyler yapmaya zorluyoruz. Unutmamaları için bağırıyoruz. Hatırlamaları için hatırlatıyoruz. Aslında tek amacımız onlara rehber olmak ya da bir şuur kazandırmak. Üç beş baskı ve bir yığın yazı. İşte bu bizim sesimiz.

Bir saldırı nesnesi olarak dergi, dünyayı karşısına alır. Uyuklayanları dürtmek, karanlıktakilere seslenmek, konforun uyuşturucu etkisini damarlardan çekip almak için kuşanılmıştır. Fildişi kulelerinde kelime oyunu yapanlara karşı, sokağın tozunu ve inancın öfkesini kuşanarak geliyoruz. Her sayı, bir mevziyi geri alma girişimidir. Her yazı, zihinleri işgal eden yabancı bayrakları indirip yerine yerli ve sabit olanı asma çabasıdır. Biz, okumak eylemini pasif bir seyir zevki olmaktan çıkarıp, aktif bir hücum stratejisine dönüştürüyoruz. Sayfalar çevrildikçe savaşın gürültüsü duyulmalı, mısralar arasından süngülerin pırıltısı sızmalıdır.

Bizim derdimiz olup biteni anlatmak değil olup bitenin mahiyetini kavramaktır. Dolayısıyla dergimiz de tam bu anlamda varlık sahasına çıkar. Kendi içimizde bir savaşın ve mücadelenin içinde olsak da dışarıya karşı gürültüsüz ve slogansız hareket ederiz. Hem taze olanı hem de sürekli olanı temsil ederiz. Fikirlerimizi gönülden bir sadakatle talepkâr kapıların önüne bırakırız tıpkı bir sütçü gibi. Fikirlerimiz akla ve dine yatkın bir makullük içinde merkezi olma durumuna sahiptir ancak merkezin ihtişamıyla birlikte kenarların sökülmeye meyilli olan yerlerini biliriz. Kumaşın kaderi kenarlarıyla belirlenir. Amacımız estetik rötuşlar değil dağılmaya karşı bir tedbirdir. Yani fikir kadar fikrin dağılmasını da önleriz. Overlokçuyla aynı düşünürüz: Düşünce, sağlam bir kenar ister. O nasıl sökükleri diker, dağılanı toplar ve kenarları mühürlerse biz de hayatın saçaklanmış kenarlarını bir düzene sokmak, dağılan ruhları birbirine teyelleyip sağlamlaştırmak isteriz. Bu anlamda dergi toplumun onarım ve revize aracıdır. Seslenişimiz, yüksek yerlerden ve sarp kayalardan değil sokak sokak dolaşan hoparlör seslerinin arasındandır.

Popüler olanın değil ayakları yere basanın peşindeyiz. Okuru müşteri olarak değil güvenle çıkılan yolun aktif birer refakatçisi ve refiki gibi görürüz. Biz her şeyden önce inanıyoruz. Bu yüzden yazıyor ve bu yüzden basıyoruz.

Görsel: Photo by @felirbe on Unsplash

Ömer Talha Kavas

Bir yanıt bırak
You must be logged in to post a comment.