Daire, şehrin eski bir semtindeydi. Daracık sokakların arasında, gri taşlardan örülmüş, avlusunda sararmış asmaların sarktığı, neredeyse nefes almayan bir binanın üçüncü katında yaşıyorduk. Dört kişiydik. Üçümüz ismen vardık; dördüncümüz ise sadece adını andığımızda belirirdi.
Mecit, realist yanını güçlendirmek için savaş hikâyeleri okurdu. Fakat bu anlatıların destansı dili, onu aksine daha hayalperest ve mistik birine dönüştürmüştü. O gece, dairenin köşesindeki eski internet kafede bana bir anısını anlattı. Gözleri sürekli başka bir noktada, kelimeleri boğazında düğümleniyor, arada duraklıyor, yüzüne anlık tikler yerleşiyordu. Arkadaki bir bilgisayar ekranından yüzümüze vuran mavi ışık, köşelerden gelen patlama sesleriyle birleşip mekânın havasını irkiltiyordu.
Birden, Mecit’in fareyi tutan elinden kan süzülmeye başladı. Damlayan kırmızı sıvı, klavyenin tuşlarının arasına süzülüyordu.
— Mecit, eline ne oldu? dedim, sesim titreyerek.
Beni duymuyor gibiydi. Gözleri hâlâ görünmez bir noktadaydı.
— Sokakta bir patlama… ama patlama değil, daha çok bir çöküş, dedi fısıltıyla. Binalar, ölen bir dev gibi önce dizlerinin üzerine çöküyor, sonra yıkılıyordu. Herkes donmuştu, sadece ben hareket edebiliyordum. Elimde ağır, soğuk bir şey vardı. Silah mıydı, yoksa başka bir şey mi… bilmiyorum. Ama elim yanıyordu.
Anlattıkça, hikâyesinin içine çekildiğimi hissettim. Onu geri çağırmak için, Mecit, buradasın. İnternet kafedeyiz, dedim. Ama sesim, aramızdaki boşlukta eridi.
Tam o sırada kapı gıcırdayarak açıldı. Soğuk bir mart rüzgârı içeri doldu. Gelen, dördüncü kişiydi. Onu sadece adını andığımızda görebilirdik. Adımlarının sesi duyulmazdı. Empresyonistlerle tanıştığımız o tartışma gününden sonra bakış açısı değişmişti; onun gözünde dünya, sıradan bir anı bile renk patlamasına dönüştüren bir prizmaydı.
Sessizce yanımıza oturdu. Mecit’in yaralı eline baktı, sonra bana. O an, ikisinin de gözlerinde aynı şeyi gördüm. Ama ne olduğunu hâlâ bilmiyorum.
Kafenin havasındaki kesafet artıyordu. Sigara kokusu, bilgisayar kasalarının yanık plastik kokusuna karışıyor; duvardaki takvimde aylar birbirine karışmış, sayfalar yarıya kadar kopmuştu. Masaların arasından geçen gölgeler, sahiplerinden bağımsız hareket ediyordu sanki.
Dördüncü kişi, cebinden buruşturulmuş bir mendil çıkardı. Mecit’in kanını silmeye yeltendi ama elini derisine değdirmedi; havada, birkaç santim uzakta tuttu. Bu, yardım etmekten çok, bir ritüelin parçası gibiydi.
— Anlattığın o sokak, dedi ince bir sesle, ben orayı biliyorum.
Mecit başını kaldırdı, bitkin bir ifadeyle:
— Bilmiyorsun. Orada hiç kimse yoktu. Sadece ben vardım.
Bana bakmalarını bekledim. Ama bakmadılar. İkisi de masanın üzerine eğilmiş, benim göremediğim bir şeyi inceliyorlardı. Aralarındaki sessizlik, konuşmadan daha yoğun bir bağ kurmuştu.
Ve o an fark ettim: Masada üç kişi oturuyorduk. Ama yanımızdaki boş sandalyede, biri oturuyormuş gibi bir gölge vardı. Önce loş ışığın oyunu sandım. Sonra gölgenin diğerlerinden farklı davrandığını gördüm.
Ayağımı istemeden ona doğru uzattım. Hiçbir şeye değmedi. Ama gölge hafifçe gerildi; ardından dizlerini karnına çekmiş bir insanın sallanmasına benzeyen bir hareket yaptı. Kendi ritmini yaratan küçük dokunuşlar başladı: görünmez bir yüzeye parmak uçlarıyla hafif vuruşlar, tekrarlayan omuz eğimleri, sabit bir noktaya çivilenmiş bakışlar.
Dördüncü kişi, gölgeye bakmıyor ama parmaklarıyla masada daireler çiziyordu. Mecit, bu sessiz koreografiye uydu; bileğini aynı şiddette, aynı aralıklarla masaya vuruyordu.
O an anladım: Gölge, bir eksiklik değil, fazlalıktı. Sözcüklerle değil, hareketlerle konuşan, tekrarlara yaslanan görünmez bir dil. Dışarıdan bakıldığında kapalı, ama içine girince katman katman açılan bir anlam örgüsü.
Ben sadece izledim. Çünkü biliyordum; bu döngüyü bozarsam masanın dengesi sarsılacak, kafenin ağır havası parçalanacaktı. Belki de yıllardır aramızda oturan ama adını bilmediğimiz bu dördüncü kişi, gölgenin ta kendisiydi.
O gece Mecit’in hikâyesi yarım kaldı. Çünkü ne o kendi hikâyesini yaşıyordu ne de biz onun hikâyesinin içindeydik. Gölge, yalnızca kendi anladığı bir son yazıyordu.
O gece, masanın etrafında otururken, zamanın burgulu kıvrımları içinde sıkıştığımızı hissettim. Dördüncü kişinin gölgesi, sanki başka bir gerçeklikten kopup gelmişti.
Gözlerim dalıp gidiyordu. Kendi bedenimde küçük farklılıklar fark ettim; sol kolum bazen benim değilmiş gibi, kendi başına hareket ediyor; sağ kulağımda ise zaman zaman başkalarının fısıltıları çınlıyordu. Çoklu kişilikler, içimde birer yankı gibi dolaşıyordu. Her biri farklı bir frekansta, farklı bir ritimle konuşuyor, sessiz bir karmaşanın içinde hayatlarını sürdürüyordu.
Bir anda, kendimden kopup uzaklaştım. Kafamdaki sesler birbirine karıştı; biri bağırıyordu, diğeri ağlıyordu, bir başkası müstakbel planlarımı sorguluyordu. Otistik hassasiyetim, mekândaki en ufak detayları büyütüyor, ışığın kırılması, duvarlardaki çatlaklar, masanın üzerindeki bir toz zerresi bile anlam kazanıyordu. O anlamlar arasında kaybolmak hem bir sığınak hem bir hapishaneydi hem de Mecit’inki gibi Dünyayı renk cümbüşü içinde farklı yorumlara açık görmemi sağlıyordu.
Dördüncü kişi bizim iç dünyamızdaki döngülerin dışa yansıttıkça Mecit’in hikâyesi parçalanıyordu. O, kendi içinin kendi zihninin labirentlerine karşı savaşan bir savaşçıydı. Elindeki silah, aslında kaybolmuşluğun simgesiydi; o soğuk, ağır ve tanımlanamayan şey, her kişiliğin korkusuydu.
Ben, kendi gerçekliğimle tutunmaya çalışırken, bedenimden kopan başka bir ses yükseldi. “Buradayım,” dedi. Ama ben bilmiyordum bu “ben”lerden hangisi konuşuyordu. Zaman ve mekân, anlamını yitirmişti; anılar birbirine karışmış, gerçeklik ve hayal arasındaki çizgi silikleşmişti.
Dördüncü kişi, o görünmez ritüelin merkezindeydi. O, bizim zihnimizdeki düzeni ve kaosu aynı anda temsil ediyordu. Onunla iletişim, sadece kelimelerle değil, titreşimlerle, bakışlarla, havada asılı kalan sessizlikle kuruluyordu.
Kafenin ağır havası, aniden keskin bir çığlıkla yarıldı. Ama çığlık, dışarıdan değil, içimizden geliyordu. Kişilikler birbirine karışıyor, otistik algılar birbiriyle çatışıyor, şizofrenik görüntüler yanıp sönüyordu zihnimde. Gözlerimde karanlık ve ışık, gerçek ve yanılsama bir aradaydı.
Mecit’in kanı, patlama, gölge, algı oyunları….
Ve biz, o gece, o daracık, nefessiz odada, birden fazla gerçekliğin içinde sıkışmış, birbirine karışmış anılarla yaşayan, parçalanmış benlikler olarak var olmaya devam ettik.
Kafenin ağır havası yerini keskin bir sessizliğe bıraktı. Mavi ışık söndü, gölgeler silindi. Masanın etrafındaki ritim durduğunda, Mecit bana baktı… ya da baktığını sandım.
Gözleri bir anlığına boşaldı. Dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı. Onun dudak hareketlerini izlerken, kelimelerin ne kadar zamandır gelmediğini fark ettim. Yaşadığım her şey sanki uzak bir anının içinden sızmış, bana ait olmayan birer akisti.
Bir anda, masa yok oldu. Sandalye yok oldu. İnternet kafedeki bütün bilgisayarlar, ışıklar, kokular, gölgeler — hepsi silindi. Geriye sadece karanlık bir oda kaldı.
Ve odanın ortasında, metal bir yatakta oturuyordum. Ellerim dizlerimin üzerinde, başım hafif eğik. Parmaklarımın altında ne masa vardı ne de ritim. Sadece soğuk demir.
Bir köşede, kapalı bir kapının önünde beyaz önlüklü bir adam duruyordu. Bana bakmıyor, elindeki dosyayı inceliyordu. O an, Mecit’in yüzünün onun yüzüne dönüştüğünü gördüm. Aynı anda, dördüncü kişinin bakışları da onun bakışlarına karıştı.
Fısıltılar kesildi. Kendi kendime mırıldandığım ritim durdu. Ve beynimin içinde tek bir cümle yankılandı:
“Yalnızsın.”
Yavaşça başımı kaldırdım. Oda hâlâ boştu. Hiçbir isim, hiçbir yüz, hiçbir gölge kalmamıştı.
Mecit, dördüncü kişi, gölge… Hepsi, zihnimin kendi kendine ürettiği figürlerdi.
Kapı gıcırtısı bu kez gerçekti. Beyaz önlüklü adam çıktı. Odanın kapısı kapandığında, karanlık geri döndü.
Gözlerimi kapadım. Kendi içimde tekrar fısıldadım:
— Biz buradayız…
Ama odada benden başka kimse yoktu.
Ömer Talha KAVAS
*Görsel: Dall-E2
