248 views 22 mins 0 yorum

Hürriyet Biletimiz Filistin

In Düşünce
Ağustos 28, 2025

Görsel: Filistinli gençler, Mescid-i Aksa’nın kapısına Türk bayrağı asarken(2015).

Düşmanla savaşmaktan korkmuyoruz, nefsimizle savaşmaktan korkuyoruz…

Vermiş olduğu mücahede ile Filistin, biz müslümanlar için Cihad kavramının canlı örneği olurken, meşru ve haklı vatan müdafaası esnasında çok defa göstermiş oldukları ahlaklı tutumla da insan olmaya ve insan kalmaya dair en gerçek ve çarpıcı timsalle tüm dünyada insanlığa rol model olmuş vaziyettedir.

Filistin, geçmişinde İstiklâl Harbi’ni yaşamış olan başta biz müslüman Türk’ler için diriltici bir tesir olmalıdır. Burada Türk’lüğü içi boş etnik bir unsur olarak değil, bilakis içi dopdolu bir millet şuuru bağlamında zikrediyorum.

Filistin için “Sözün bittiği yerdeyiz” şeklinde özetlerle konuşarak, üstümüze sinmiş olan ataleti cilalamaya niyetim yok. İknaya değil inanca tutunmak gerektiğine inanıyorum. Söylenmeyi hak eden sözlere dair inancım tam.

Filistin Devleti’nin uğradığı zulmün ve soykırımın tohumları, İsrail’in 1948 yılında işgali altında tuttuğu topraklar üzerinde bağımsızlığını ilan etmesiyle başladı. Hatta bundan da eskiye gidecek olursak, tarihi kaynaklarda İngiltere ve Fransa’nın Sykes-Picot isimli gizli paylaşım anlaşmasıyla karşılaşırız. Filistin topraklarında yurt edinmek isteyen siyonist dernekleri adına İngiliz Dış İşleri Bakanı Balfour tarafından Lord Rotschild’e yazılan 1917 tarihli Balfour bildirisi mektubu da işin içinde elbette.

Dünya üzerinde ekseriyetle politik ve ekonomik statü ve tesir alanlarında nüfuzunu artıran yahudiler, en başından beri masum değillerdi. Onlara, ‘Vaad edilmiş topraklar’ inancıyla kendilerine ait olana erişme gayreti gösteren sıradan insanlar, gözüyle bakmak yanlış olur. Bu anlayış yahudilerin tarihteki lanetlenmiş bir kavim olarak kovulmuşluklarına dair kimliklerini hesaba katmayan ve dolayısıyla neyle karşı karşıya olduğumuzu tespit edemeyen eksik bir bakıştır. Hüsn-ü zan edecek olsak bile, Yahudiye dair böyle bir bakış ancak meseleden ve tarihin gerçeğinden haberdar olmayanlara mahsustur denebilir.

Hiçbir şey bilmiyorsak bile 2. senesini doldurmasına yaklaşık 2 ay kalan, canlı canlı seyrettiğimiz bu soykırımda yapılanlar bile karşı karşıya olduğumuz düşmanın kim olduğunu bize açıkça göstermeliydi oysa ki. Siyasi, dini ya da etnik bir taraf ayırt etmeden insanlık emaresi taşıyanların vicdanını sızlatan bu canlı soykırım yayını bir şeylerin ters gittiğini, ortada büyük bir yanlış olduğunu, bunun bir zulüm olduğunu ayırt etmeye yeterli mi değildi? Yoksa hala yahudiyi ve İsrail’i alenen destekleyenlerin olması, bizim vatanımızda bizden saydıklarımızın aslında kim olduğunu gösteren ve kendimizi de tanımaya yaklaştığımız bir turnusol görevi mi görmekte?

Bir soykırım var ve bu bizler için yalnızca haberlere ve sosyal medyada muhatap olduğumuz dakikalarda yaşanıyormuş gibi mi gelmeye başladı yoksa? Gerçek şu ki sosyal mecraya girip ‘akış’taki gönderilere bakarken tanık olduğumuz soykırım, o gerçekleri görmeye ara verdiğimizde de devam ediyor.

Allâh tarafından lanetlenmiş bir topluluk olan yahudiler, masum ve savunmasız Filistin’li kardeşlerimizin gıda yardımına ulaşmak için canlarını tehlikeye atmalarıyla bile alay ederek, kendi aralarında “Squid Game” tarzı oyun oynuyorlar.

Sınırda, nerdeyse birkaç kilometre yakında, bekletilen yardım tırlarına kasıtlı olarak geçiş izni verilmiyor. Yardımlar arada bir canları isterse havadan paraşütle bırakılıyor. Yere düşen sözde yardım sandıkları Filistin’li kardeşlerimizin üzerine düşüyor.

Tertemiz ve onurlu ailesine bir çuval un götürebilmek için binlerce Filistin’li kardeşimizin yardımlara koşuştuğu görüntülere bakarak “Neyse ki bugün yemek yiyecekler” diye rahatlayan ve gevşeyen anlayışa Allâh selamet versin. Çünkü onların bir parça ekmek ve su için bu şekilde kasten ve keyfî olarak aciz bırakılması, şerefli Filistin halkını daha çok aşağılamak için yahudilerin mahsustan tasarladığı hamle ve psikolojik bir suikasttır.

Filistin’li kardeşlerimizin onurlu mukavemetini, yokluk ve kayıplara rağmen Allâh’a hamd eden onurlu duruşlarını ve cihad şuuruyla kuşandıkları heybetlerini gölgede bırakıp, onları tüm dünyaya böyle aciz göstermek ve akıllarınca aşağılamak isteyen İsrail, yardımların bile insanca dağıtılmasına bu yüzden izin vermiyor ve bilerek havadan bırakıyor.

7 Ekim Aksa Tufanı’ndan bir müddet sonda o zamanki İsrail savunma bakanı, Filistin’li kardeşlerimiz için “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz” tabirini kullanmıştı.

Çünkü yahudiler, yalnızca vaad edilmiş toprak inancı olan sıradan bir topluluk değillerdir. Onlar Allâh tarafından lanetlenmiş bir topluluk olarak sapkın inançları uğrunda hiçbir sınır, ahlak ya da etik tanımayan, “tanrı adına tecavüz” gibi sapkın düşüncelerle örülmüş zihinlerinde, yapmak istedikleri her şeyi kendilerine hak gören ve hatta bunu “tanrı adına” adına diyerek meşrulaştıran aşağılık bir zihniyet örneğidir.

Filistin'li bir aileyi taciz ve tehdit ederken "tanrı adına tecavüz" etmekten bahseden birkaç yahudi örneği. (Youtube, AA)

Karşımızda apaçık bir düşman olarak duran yahudiler, hem toplumsal anlamda ciddi bir patolojik vaka örneği hem de zalim kavramının vücut bulmuş halidirler.

Yıllardır hollywood endüstrisini de diğer çoğu ekonomik ve politik alanlar gibi yavaşça işgal etmiş olan yahudi zihniyeti, bu güne kadar çoğu filmde “Holocoust” acındırmasıyla Hitler zamanındaki yahudi katliamını, şuanki imajları için kendi lehlerine reklam olarak kullandılar. Filistin’deki varlıklarının bir işgal olduğunu ifade eden en ufak bir düşüncede bile ” bu ifadeyi antisemitik buluyorum” diyerek geçmişte yaşadıkları katliamı şuanki emellerinin eleştirilmesine karşı kalkan edindiler. Halbuki Filistin’li kardeşlerimize uyguladıkları saymakla bitmeyecek olan zulümler ve yaklaşık 2 yıldır sürmekte olan mevcut soykırım, Hitler Almanya’sında yaşananlardan onlarca kat fazla değil mi?

Çare nedir? Entelektüel alanlara dahi parasıyla ve kendi hevasına uygun zihniyetle nüfuz etmiş olan, uluslararası insan haklarının, mahkemelerin ya da herhangi bir adalet kuruluşunun müdahale edemediği, yaptırım uygulayamadığı ve aslında bu vesileyle Filistin’i değil de bütün dünyayı işgal ettiği anlaşılan, bu zalim ve tecavüzü dahi tanrı adına hakkı saydığını gizlemeyen yahudiye karşı yapılması gereken nedir?

Burada boykottan bahsetmiyorum zira böyle bir atmosferde yahudi’nin zulmüne karşı boykotla mukavemet göstermek, inanç ya da ideoloji söz konusu olmaksızın insanlığa dair bir işaret olarak zaten herkesçe doğal bir refleks olmalıdır.

Öyleyse gerine ne kalıyor? Müslümanlar olarak hayatımızın her alanında olduğu gibi burada da Peygamber Efendimiz (S.a.v) olsa ne yapardı diye bakmak, düşünmek, öğrenmek ve gerçek bir İslâm birliği kurmak zorundayız.

Yaklaşık 100 yıl önce Müslüman Türk’ler olarak kendi vatanımızda işgalcilere karşı verdiğimiz mücahede İstiklâl Harbi ismiyle anıldı ve bu cihadımızın marşı da İstiklâl Marşı oldu.

Kendi tarihinde böylesine bir kahramanlık destanını barındıran ve bayrağındaki kızıl rengin Şehîd’lerimizin kanını temsil ettiği fikriyle büyüyen bir millet olarak, Filistin’li kardeşlerimizin yahudinin zulmüne ve işgaline karşı işte bugün vermiş olduğu bu mücahedeyi daha yakından anlamamız ve desteklememiz gerekmez mi?

Filistin, ecdadımız olan Osmanlı’nın bir parçasıydı ve mevcut Türk vatanı olan Türkiye Cumhuriyeti de sıfırdan kurulan yeni bir devlet olmaktan ziyade manevi, hukuki ve tarihsel açıdan Osmanlı’nın devamı sayıldığı için, Türkiye Cumhuriyeti Filistin’in hâmisidir. Bunlar bizim için bir anlam ifade etmeyecek mi?

Öyleyse gelinen noktada, yapılabilecek tek makul adım kendimizi cihâda hazırlamak olmalıdır. Kalemden duaya, şuurlu olmaktan kılınan beş vakit namaza kadar her anlamda kendimizi mutlak galibin Allâh olduğu savaşa müslümanca hazırlamalıyız. Kim olduğumuzu ve kim olmadığımızı anlamak, gerekeni yapmak için işte fırsat.

Boykotun bile anlam ve ehemmiyetinin hala anlaşılmadığı, bu konuda sorumluluk hissinin hala oturmadığı şu vaziyet içerisinde, bizler evvela kendimizi mental ve manevi olarak özümüze dönerek, özümüzü ise ecdadımızdan ve Resulullâh Aleyhisselâm’dan hatırlayarak, yaşantımızla ve düşüncemizle kimlerden yana olduğumuzu tekrar gözden geçirmeli ve yaklaşan savaşa hazır olmalıyız.

Boykot yapmak, elbette hafifsenmeyecek kadar ehemmiyetli bir insanlık göstergesi, ancak İsrail’i yalnızca boykot durdurmayacak. Mesele sadece İsrail’i durdurmak da değil, eğer boykot işe yarar, İsrail soykırıma ara verir ve saldırıyı keserse, yardım tırlarının geçmesine izin verirse, hatta bir de güzellik yaparak “eski sınırlarımıza geri çekiliyoruz” derse bu bizim içimizi soğutabilir mi?

Bir hırsız sizden bir mal çaldığında, onu size iade etmesi hakkın yerini bulmuş olması demek değildir. İade işlemi yalnızca çalınan malın ait olduğu yere teslim edilmesidir ki o mal zaten oraya aitti. Bu iade işinden ayrı olarak bir de hırsızın, yaptığı hırsızlık fiilinden ötürü ceza alması icab eder. Eğer ceza vermiyorsanız ya da “tamam işte malı geri verdi ya” diyorsanız, yapılan haksızlığa göz yummaya alışmışsınız demektir.

Kaldı ki Filistin topraklarında, işgalci yahudinin “tanrı adına” her şeyi meşru görerek işlediği bu zulümler, sadece bir gasp ve iade hadisesiyle mukayese edilemeyecek kadar çetin ve dehşetlidir.

Meselemize hırsızlık hadisesinden misal vermemin sebebi şuydu; eğer yahudiler bugün bir ateşkes ilan edecek olurlarsa, unutmayın ki bu bir ateşkes değil “soykırıma ara verme” eylemidir. Çünkü burada bir savaştan ziyade masum insanlara karşı soykırım yapılmaktadır. Eğer yahudiler bugün “geri çekiliyoruz” diyecek olsalar, unutmayın ki bu bir lütuf değil, zaten Filistin’li kardeşlerimizin hakkı olan toprakların iade edilmesidir ve iş burada bitti denilemez. Çünkü yalnızca çalınan ve işgal edilen topraklar iade edilmiş olur, oysa yapılan onca zulmün cezası henüz kesilmiş değildir…

Bu sebeple, ola ki bir “ateşkes” ilanı görürsek sakın sevinmeyelim, bunun yahudi tarafından gösterilen bir lütuf ve iyi niyet olduğunu sakın düşünmeyelim. Onlar sadece kendi amaçları uğrunda strateji ve politikalar uygulayan ve bizleri “insansı hayvanlar” şeklinde tanımlayan, amaçlarına giden yolda ezilmesi gereken böcekler olduğumuzu düşünen düşmanlarımızdır.

Sözlerim bir savaş çığırtkanlığı değildir, sadece tarihi sürecin de göstermiş olduğu deliller ve örüntüyle, artık çok geç olmadan kimliğimize bürünmemiz gerektiğini vurgulamaktayım. Sözlerim olanları yumuşatma çabası kesinlikle değildir, sadece nasıl ki ölüm hepimiz için haktır ve insan adam gibi ölmek için yine adam gibi yaşamalıdır, yaklaştığını gizlemeyen savaş için de aynısı geçerlidir. Bu gün rahatımız ve konforumuz yerinde olabilir ancak sıra bize geldiğinde, iç dirayetini sağlayamayan ve tutunacak dalını doğru seçemeyenler için savaşı anlatmak, yani savaşı savaş sırasında anlatmak çok zarara sebep olabilir. Bu sebeple savaşa müslümanca hazırlık bilinci içinde olmalı ve mümin kardeşimizin derdiyle dertlenebilme ayrıcalığımızı muhafaza etmeliyiz.

Unutmamalıyız ki savaşa hazır olmak demek, yalnızca silahla cenk edişe hazır olmak demek değildir. Nitekim Allâh Resulü Hz. Muhammed (S.a.v) büyük bir savaşın dönüşünde “Şimdi küçük cihaddan büyük cihada gidiyoruz” buyurmuşlardır.

Cihadın üstümüze farz olduğu şu zamanda, düşmana karşı cenk etmeye kendimizi fiziksel yahut teknolojik vb. açılardan hazır hissedip hissetmediğimize bakılmaz. Cihâd ile Cenk farklı kavramlardır. Bugün Allâh’a şükür ki ülkemiz teknolojik ve askerî alanlarda dünya çapında ilerleme kaydetmişse de savaş dinamikleri yalnızca pusattan oluşmaz. İnanç ve fedakarlık gereklidir.

Neredeyse 2. yıldönümüne yaklaştığımız ve izlemeye devam ettiğimiz bu canlı soykırımın karşısında duran günümüz Türk insanı ya şuursuzluk sebebiyle varlığının, kimliğinin ve olanların ciddiyetini kavrayamamıştır ya da zaten başından beri bizden olmayan, müslümanların inandığından farklı bir Türkiye hayali içinde olan tehdit unsurlarıdır.

Filistin için savaşmamız gerektiği düşünenler ise “haydi gidelim savaşa” şeklinde anlık aksiyonlar alma söylemindedir. Elbette bu şu anın değil, yıllar öncesinden verilmesi gereken karşılığın söylemidir ve doğrudur ancak cenge hakikaten hazır olmak için cihâd şuuruna inançla sarılmamız gerekmektedir.

Çünkü bugün için düşmana kurşun sıkmaktan, kendimizi ateşe atmaktan korkmuyoruz ancak yaklaşık 2 senedir uygulanan sistematik zulme ve soykırıma, elinde bizim kadar maddi gücü olmayan Filistin halkının neyle dayandığını bir düşünelim. İmanla ve inançla dayanmışladır ve hatta bu duruş ve ahlakları, sabır anlayışları dünyadaki gayri müslimlerin İslâm’a ısınmalarına vesile olmuştur.

Kaza namazı olan kişiyi orduya almayan El Kassam Tugay’larının verdiği mücadele temelinde de yine aynı dinamik yatmaktadır: inanç ve iman.

Öyleyse biz de müslümanlar olarak, elimizdeki maddi imkanlarla ülkece savaşa girdiğimizde aynı sabrı ve teslimiyeti gösterebilmeliyiz. Şiirde geçtiği gibi “Âînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz”.

Çünkü basiret sahiplerince görülmüş ve belirtilmiştir ki bu sadece bir toprak savaşı değildir, strateji oyunu oynamıyoruz. Dolayısıyla hayatın her alanında olduğu gibi bir mücadele ve yaşantı için, söylemlerin altını doldurmalıyız.

Netice olarak, elbette askerî ve teknolojik imkanlar sebebiyle israil’e karşı koyabilecek güçteyiz. Ancak cenge hakikaten hazır mıyız bilmiyoruz, sadece hazır hissediyor ve öyle söylüyoruz. Yaklaşmak için artık mesafe kalmamışçasına yaklaşan savaşa Cihad şuuruyla, müslümanca, eksik namazlarımızı kılarak, hemen her namazdan sonra dua ordusuna katılarak hazırlanmalıyız.

Çoktan yapılması gereken Cihad çağrısını önce kendi içimizde, kendimiz için ve inanarak yapmadıkça savaşa gerçekten hazır olamayız. Biz Cihada her anlamda hazır olursak baştakiler de buna mecbur olacaktır. Umutsuzluk göstermeyelim, zulme alışmayalım. Müslümanlar olarak, olmamız gerektiği gibi olmaya odaklanalım. Zaten olmamız gerektiği gibi…

Öyle ki “Hayyealel Cihad” denildiği zaman, hakikaten hazır olalım. Bu hususta en önce kendimi ve hepimizi ihtar ederken, Allah’tan bizleri kendi safında rızası için istihdam etmesini niyaz ederim.

| gürkan Pur

Şair, Yazar / Published posts: 70

(Mahlas: hâfî) ___ Tam zamanlı Nedamet Dergisi yazarı

Instagram