300 views 9 mins 0 yorum

Koframan

In Deneme
Eylül 13, 2025

Ortaokul mu lise mi tam karar veremiyorum romancı ve hikâyeciler hakkında kitaplarda verilen bilgilerde şöyle bir detayla karşılaşırdık:
“Yazar, kahramanlarını halktan seçer.” O zamanlar sıradan bir bilgi gibi gelirdi, sınavlarda da pek bir geçerliliği olmadığı için pek dikkatimizi çekmezdi herhalde. Şimdilerde bunun ne kadar önemli bir detay olduğunu; idrakın, imtihanın bir parçası olduğuna inanıyorum. Bunun bir bilgiden ziyade insanın bilinç altına işleyen, kendine gelmesini sağlayan olumlu tarafı olduğunu düşünüyorum. Kendine gelmek nedir? Zihni, bedensel bulanıklıktan, sersemlikten arınmak. Manevi olarak; kişinin tevazuya erişmesidir yani kişinin kendini, yerini, haddini bilmesidir.

Artık yazarlar hakkında konuşurken böyle nüanslarla karşılaşmıyoruz ya da karşılaşmıyorum. Karşılaştıklarımız da sinemacılık sektörü üzerinden dijitalleştirilirken ne kahramanını halktan seçen romancı ya da hikâyeci kalıyor geriye ne de halktan seçilmiş bir kahraman karşılıyor bizi. Kitabın ana karakteri bir fabrika işçisi bile olsa ekranda gördüğümüz kişinin şanına, şöhretine yenik düşüyor. Daha kötüsü bir şeyin cazip hâle gelmesi kendi cezbesinden kaynaklanmıyor.

Sinemayla, teknolojiyle birlikte biz de dijitalleştik. Çünkü okuduğumuz bir kitapta, dinlediğimiz anekdotta karşılaştığımız kahramanı zihnimizde tasvir ederken sinemanın kullandığı simalarla, vücutlarla tasvir ediyoruz. Bununla ilgili şahit olduğum bir hadiseyi aktarayım: Şiirini Dursun Ali Akınet’in yazıp Musa Eroğlu’nun bestelediği Halil İbrahim türküsünü çok seven bir şahıs, Halil İbrahim’i dağlara hakim, gözü kara, cesur bir yiğit olarak hayal ederken onun müfrezeden yediği dayak yüzünden sara nöbetine yakalanan birisi olduğunu öğrenince yıkıma uğramış. Bu yıkım basit bir hayal yıkımı değil ciddi bir idrak yıkımıdır aslında. Çünkü 21. asırda arşa çıkan ben(cil)lik duygusuna rağmen yerle bir olan kendini kahramanlığa layık görmeme, küçük ve önemsiz görme duygusunun kaotik ortamında bireyin iç dünyası kadar dış dünyası da yıkılacaktır. Bu yıkımlar kendisini yıkmakla kalmayıp kendi gibi olanların yıkımında rol alan bulaşıcı bir hastalığa dönüşür. Bu durum tepeden inme bir kahramanlığı yüceltme ve kula kulluğu beraberinde getirir.
*
Nihayetinde kahramanlarını halktan, gündelik hayattan, sermaya dışından seçemeyen bir topluma dönüştük. Kahraman dedikleri sere serpe gözler önünde. Bir kahramandan ziyade vitrin mankeni bize sunulan. Eskilerin; hayatlarında, anılarında, Hızırı farketmek gibi bir arayışı, telaşı vardı. Biz kahraman arayışına ihtiyaç duymuyoruz. Dert hazır, derman hazır, kahraman hazır. Hepsi bize altın tepside sunuluyor, aramak gibi bir derdimiz kalmıyor! Zaten “aramak” kaybolanların yani kaybolduğunu fark edenlerin işidir yani gaybe inananların işi. Kaybolduğumuzu fark etmiyoruz çünkü yürüdüğümüz yolların içinde çıkmaz denen bir duvara toslamıyoruz. Çıkmazları, çıkmaz yollarla aramızdaki duvarları el birliğiyle yıktık, sonrası uçurum..
*
Evine alınteriyle gelen babayı ve evi her türlü meşakkate rağmen idare eden anneyi kahraman gibi karşılayacak evlatlara; iffetini koruyan gençleri kahraman gibi karşılayacak anne-babaya, işini hakkıyla yapan işçiye ve nicelerine gereken takdiri gösteren topluma ihtiyacımız var. Kıymetlerin bir değersizliğe sürüklenmesi bizim için sığınılacak bir bahane olmaktan çıkmadıkça üstümüzdeki ölü toprağı savurma imkânına erişemeyiz. Şükürler olsun bizi bahanelere sığınmaktan alıkoyan bir dinin mensubuyuz.

Ahlâkı yüceltmekten, ahlaksızlığa isyan etmekten başka çaremiz yok. Müslüman olmamıza rağmen, ahlâklı olmayı bir nevi enayilik kabul ediyoruz. Ahlâki olana sırt çevirmeden dünya hayatında huzura erişemeyeceğimize inanmış hâldeyiz. Ahlâklı olmanın, şerefli olmanın kişiyi iyi bir yere getireceğine inanmayan anne ve babalar ahlâklı ve şerefli nesiller yetiştiremez.

“Akla durgunluk veren!” hırsızlıklara, dolandırıcılıklara helâl olsun diyor hayret nazarıyla bakıyoruz. Allah’ın haram kıldıklarını helâlleştirme telaşındayız. Devletin sosyal yardımlarınlarını suistimal edip faydalanarak başkanlarının hakkına girmeyi uyanıklık kabul ediyoruz. Otomatların açığını bulup yapılan hırsızlıkları akıllılık zannetmekle kalmayıp, devletin bu insanlara sahip çıkarak, bilhassa önemli yerlere getirerek bizi aya çıkaracaklarını düşünüyoruz. Bu kişiler ahlâklı olsalardı hünerlerini asla bilemeyecektik! Hüner, ahlâkta değil ahlâksızlıkta fark ediliyor. Zurnanın zırt dediği yer burası. Bu vaziyet kötülüğü cilalamaktan başka bir şey değildir. Farkında olsak da olmasak da ahlâksızları gözümüze parlak, ahlâklı olmayı soluk gösteren bir algı tarafından kuşatılmış hâldeyiz.

Domuzlar başını kaldırıp gökyüzüne bakamazlar her halde yıldızların parlaklığını, çok sevdikleri bataklıklarda ki yansımalarından farkederler. İçine battığımız çukur, bataklık bizi fırıldaklığı övmeye zorluyor. Biz de o çukurdan ahlâkın ışığını, yüklendiği kahramanlığı görmediğimiz için çukurda ne bulduysak ona sarılıyoruz.

Kahramanını halktan seçemeyen bir toplum; gücü, güçlüyü, zengini, şöhretliyi kahraman beller. O, kendine, her açıdan düşük bir hayatı mahkûm edenlerin kurduğu sınıfsallığı ruha ıstırap veren bir zevkle kabul edip, alt sınıfların gönüllüsü, üst sınıfların kölesi, fedaisi olmuş; tüm bencilliğine rağmen patronlarının mutluluğunu misyon edinmiş bir hâldedir.

*

Son söz: Bu yazının başlığını yazıyı hitama erdirdikten bir gün sonra attım. Yani yazıyı yazmaya başlarken aklımda bir başlık yoktu. Başlık olarak koyduğum şey de kuvvetle muhtemel ilk kez uydurulmuş bir kelimedir. Yazma hareketinden sonra bir başlık ortaya çıktı, ‘kahraman’ın etimolojisini incelerken. Eğer beklediğimiz Allah’ın vaadi değilse yani Mehdi a.s. değilse bir kahramanın çıkıp hareket başlatmasını beklemek beyhudedir. Kahraman hareketi ortaya çıkarmaz, hareket kendi kahramanlarını ortaya çıkarır. Hareketi başlatacak şey de milletin ta kendisidir.