Anlamamayı anlıyorum, anlamayı ise yaşıyorum. Ne var ki insan bazen yaşadığı şeyi sonradan anlar. Zihnimin varlığını sadece isim olarak kalbimden ayırt edebiliyorum. İnsanların sıralı sözlerle çizdiği resme ayak uydurmak için mahsustan yavaş ilerliyorum. Nerede olduğumun artık tereddüt edilecek bir gizemi kalmadı. Önemli olanın daima bir başka önemli şey olduğunun bilinci hayatın doğal seyrinde adet yerini bulsun diye bulunmama yol açtı. Bir bulunma haliyim ben. Olmam gereken yerde ve uğurda bulunabildiğim ölçüde iyi, geri kalanında ise kusurlu olan ve hayatın bu ikisinden ibaret olduğu bir bulunma hali.
İki kez birden yaşıyorum fazla düşünmeyenlerin mutlu olduğu zamanı. Üst üste iki kez basıyorum tek bir adımda yere. Birisi bu sarhoş düzenin asgarî şartlarını karşılamak üzre alışılagelmiş bir var oluşu taklit etmek için. Diğeri ise asıl kendim olabilmek ve kıymetinde şüphe duymadığım az şeyden biri olan içimin hiç olmazsa yaşamasına yetecek kadar ruhumu duyabilmek için. Sanki herkes uyuyormuş da ruhum ayak uçlarında yürüyormuş gibi. ben de uyuyorum ama uyuduğumun farkında olarak ve özür diler gibi boyun bükerek kalbimin orada. Çaktırmadan var oluyorum böylece, bizi Allâhtan başka kimsenin anlamadığı ve bilmediği biçimde. En iyi yaradan bilir yarattığını.
Kendime bir yer arıyor değilim bu yavan curcunada. Aidiyetlerimle bağım var hepsi bu. Soğuk ya da sıcak her nesnenin kendi üslubunca bir mavi ve gri ile örtüldüğü gecenin sunağında, nasıl olsa söneceğini bildiğim kibritin fışkıran bir renk oluşuna dair heyecanım körelmiyor nedense. Belki de sadece o ân içindir zaten bütün çırpınışı alevin. Buraya bir şeyler yazmıştım ama üç kere sildim.
Geçen gün güzel bir mısra yazmak nasip oldu ama halâ şiirleştiremedim. Şiirleştirmek derken sanki bir kalbin kadavrası henüz oluşmamış da elimdeki cevheri nereye atfedeceğimi bilmezmiş gibiyim. Diyelim ki bu mısra güzel bir göz olsun. İnsanların çoğu buna inanmaz ki. Onlar bir gözü tek başına görmek istemez hatta ürkünç ve iğrenç bulurlar onu. Onlar ister ki şöyle yay gibi kaşları olsun gözün, yuvasına iyice yerleşsin iri iri, daha da yetmez kapakları olsun ahu ahu açılıp kapansın, bir de kirpikleri olsun hurma dalı gibi gibi eğri duran ama baktı mı bir aşığın kalbini tam on ikiden vuran. Hepsi tamam olsa bu sefer de bakmasını bilsin isterler ağlarken bile hoş bir edayla. Daha bunun burnu var, kafası var, türlü çilelerle çizilmiş ama yine de yüz ekşitmesin sadece bizi güldürsün ve memnun etsin istenen yüz çizgileri var, omzu var kolu var ayakları bacakları gövdesi..
İnsanlar bir gözü bile güzel bulabilsin diye bütün beden yerinde olmalıyken, her şey yerli yerindeyken bile kimse gelip de “Bakışların neden yorgun” diye o gözden neyin aktığını bilmez, halini sormaz iken, ben şimdi tek bir mısra yazabilsem kim bakar efkarımın dağarcığına. Kendilerine dair bir şey bulamayınca anlamaz, anlamayınca da sıkılırlar yakınsayamadıkları yaralardan. Kalbiyle dinleyense en saçma sözde bile bulur yolunu hissetmenin.
Bilmek bildiği şeyin gereğini yapmakla olur. “Alim, ilmiyle âmâl olana derler”. Saat şu an 03.09 biliyorum. Ama bunu neden söyledim bilmiyorum. Söylemek istediğim için söyledim biliyorum ama neden söylemek istedim bilmiyorum. Zorlasam bilinebilir aslında buna inanıyorum çünkü iyi ya da kötü bir anlamın olduğu yerde gelişigüzel olmuş olunmaz. Adını koyamasam da seziyorum içimdeki hududu.
Bilmiyorum demek ilmin yarısıdır demiş mübarek bir zât ama defaatle müşahede ettim ki insanlar bilmiyorum lafını derinlere inmekten kaçtıkları için de kullanabiliyorlar. Onlar için bilmiyorum demek “kafa yormak istemiyorum” demek gibi bir şey. İnadına yoruyorum kafamı bazen onların da yerine düşünerek. Açıklıyorum, bak diyorum, sen bunu dedin bunu yaptın bunu bu şekilde düşünmüş olmalısın, eğer değilse bir işaret ver ama eğer öyleyse kabul et ve bilmiyorum diyerek kaçmayı bırak. Çözümleyici ve etraflı düşünce iz sürücülüğüm karşısında köşeye sıkışmış hissediyor olmalılar ki suçlu ben oluyorum. Belki de öylece kalmalıydı, bilmiyorum. İyi de kardeşim yerli yersiz bilmiyorum demeyin o zaman. İşinize gelince her şeyi en çok bilen siz değil misiniz?
İnsan neyi söyleyip neyi söylemeyeceğini nereden bilir içindeki her şey durup da kendisi orada kaybolduğu zamanda. Yazamıyor olmak belki biraz da bu. “İçim eyİçim” demiş Zarifoğlu.
Kelimelerin anlamını çoğu kez bilmiyoruz aslında. Sadece onların nerede kullanıldığını anlamışız o kadar. Bu çok kötü bir şey çünkü bir bebek de ebeveyninin yere düşen bardağa verdiği tepkiye bakarak, yüz ifadesini okuyarak, o hissi iliklerine kadar hissederek yere düşen bardak sesine nasıl tepki verileceğini öğrenebilir ve ustaca uygular. Ama bardağın ne olduğunu bilmez. Bizler de mi böyleyiz bize dair olmayan acılar karşısında. Hayır her zaman değil, merhameti olan en az çeken kadar hisseder paylaştığı acıyı. Yani yakınlık ve bağ ile ilişkili. Bunun dışındaysa ya herkes kendine göre tanımlar ya da az çok makul gelen bir iki açılım getirilir. Ateşin ne olduğunu bilmekten ziyade neye ateş dendiğini biliriz çoğu kez. Yüreğiyle orada bulunanın haliyse istisna.
Aynı bu İlm-el yakîn, Ayn-el yakîn, Hakk-el yakîn meselesindeki gibi. Şöyle anlatılır, üç tane ateş böceği varmış. Birisi bir gün demiş ki “Ateş diye bir şey varmış, parlakmış, dokunursan yakarmış”. Bunun bilgisi ilm-el yakîndir, malumattan ibarettir. İkincisi ise gidip görmüş ateşi ve demiş ki “Evet ben ateşi yakından gördüm, parlaktı ve yaklaşınca da ısındım”. Bu ikincisinin bilgisi ise ayn-el yakîndir, ayn göz demek, yani tanık olmuştur. Üçüncüye gelince, o gitmiş ateşe girmiştir. Onun bilgisi artık Hakk-el yakîndir. Artık geriye dönüp de diğerlerine ateşin ne olduğunu anlatacak mecali kalmamıştır ama ateşin ne olduğunu en iyi bilen de o olmuştur. Artık tüm benliğiyle ona karışmıştır, kendisi bile aradan kalkıp sadece o olmuştur.
Bir kelimeyi sahiden anlamak ve bilmek de diğer şeylere olan bilgimiz gibi böyle olsa gerek. Ne söylediğinin farkında olmadan konuşuyor çoğumuz. Ve ateş böceği hikayesinde görüleceği üzre mesele sadece lugat bilmek, yani malumat sahibi olmakla da çözülmüyor. Belki de bildiğimiz kadar konuşmaya özen göstersek çoğu kez susardık. Ve “Bildikleriyle amel edene bilmedikleri öğretilir”di. Konuşmayı ve anlamayı göze almak bir insanı göze almak gibi önemli. Göz, göz göz, gez göz.
Yüreğinde manâ olanın gözü neyi görmesi gerektiğini bilir. Noktadan bile manâ devşirir böyle olunca. Şu hâlde gözle kalbin nasıl da iç içe olduğu.. Neyse, benden çok daha ehil olanlar mevcut bunları anlatmaya.
Çıkmıyor bir türlü içimdeki bakla dışarı. Yazmak eylemi sadece birtakım şeyleri harflerle çizmekten ibaret olmadığı için yazamadığım her dakika suçluluk duygum artıyor. Yine de umut var çünkü doğan her gün sevdiğim birinin namaza başlaması kadar paha biçilemez incelikte. Elhamdülİllâh.
| gürkan Pur
