Hangi türe ait olduğunu anlamadığım bir yazının başlığıyım. Suyun akışını içimde istiyorum ki olması gerektiği gibi hissedelim. Halâ akıyor olmanın iyi hissettiren bir yanı var.
Bağlamlar her şeyi birbirine ulayan minik düğümler olarak anlamaya değer bir şeyler olduğu hissini vermekte. Şayet kendimizi bulmak için değilse aidiyet duyduğumuz hudutlar, dışarıdan bakanların anlamasını sağlama çabasıyla teşekkül etmek isteyişimizden olabilir. Kendi idrak sınırları ve iyi niyetiyle bize göz gezdiren yabancıların anladıkları yine kendileriyle ilişkilidir.
Anlamak mümkündür ama yakınlıkla olur. Bir şeyi o şeye yaklaştığın kadar anlarsın. Gerçek tanışıklık karışmayı gerektirir. Karışmak dahil olmak demektir, karmakarışık olmak değil. Kaldı ki yakınlık duyan sever ve seven sevdiğine karışır. Anlamayı ve tanımayı göze aldığı şeyle karışmış olmak artık kendini de onunla tanımlar hale gelmek değilse nedir. Bu yüzden sadece karşılıklı isim alışverişi yapmak tanışmak değildir, karşınızdakine dair az önceden biraz fazla malumat sahibi olmaktır sadece. Gerçek yakınlık içerdedir. Adımı bilen onlarca yabancının olması tanındığım anlamına mı gelir? Sahiden beni tanıyan, anlayan ve bilen çok az kişi var.
Bağla olur böyle şeyler malumatla değil. Malumatlar sadece bir şeyleri pekiştirir, onlar da lazımdır yeri geldiğince fakat asıl bağ kalbin yakınlığı iledir.
Neyi ararsan o’sundur ve neyi seversen onunlasındır. Bunlar karıştırılan ama içten içe herkesçe bilinen şeyler. Karıştırılmak tek başına kötü değil, neyle karışıldığına ve ne uğruna olduğuna göre bazen iyidir. Güzel şeylere güzel niyetlerle karışmak güzeldir.
Kafamda ve içimde çapa atan şeyler var ve olmalı da. Ya bana çapa atan ya da benim çapa attıklarımla bir sürü şey keşfedilebilir. İnsanın bir anlık tek bir bakışından bir sürü şey anlaşılabilir. Çapalar birer aidiyet olarak çabaların temelini hazırlar. Çünkü takılıp kalmak değildir onlar bilakis mevzini belirlemektir.
Yüreğini ruhuyla çalkayanlar, çektiği acılar vesilesiyle berraklaşanlar ve aslına dönerek durulananların çapalarına imrenirim. Bu dediğimi bazıları sezer ama sadece çok seçkin bir kısım anlar.
İlaç alırken “Yâ Şâfî” demek kutlu bir çapadır. Kalbinde Allâh sevgisi duyarak her şeye rağmen güzel bir kıvamla var oluşunu hayra yormak ve her işinde besmeleyle yaşayan beraberliğin de mükafatını Allâhtan umarak kalbinin tanımında Allâhlı bir muhabbet barındırmak. Bunlar çokca hamd ve şükür sebebi.
Saatlere böldüğüm yok içimizdeki izdihamı. Vakitlere bölünmüş olan ve her biri bir başka gün olarak öncesi ve sonrası hissinin sürekli tam ortasındaki günleri gerektiği şekilde tamamlasam yeter. Öyle mesailerim var ki onlar için sabah başlayıp akşam bitecek olan bir mesai saati mevcut değil.
Yüreğinde işleyen canlı bir alevin kutlu bir uğurda kımıldanışı insana hala var olduğunu ve olanlara değdiğini hatırlatır.
Yok olmak diye bir şey yoktur. Olması gerektiği gibi olmayı dilemek, okuduğu bir kitapla dahi olsa olmak’lığa erişenlerle beraber olmak ya da bu kutlu endişeden nasipsiz olmak vardır hepsi bu.
Hepimiz olmamız gereken şeye ne kadar yakın olduğumuzla kendimizi iyi hissederiz hepsi bu.
Olmaklığa ermiş olanları sevmek, okumak, onlarla olmak, yüreğinde bu niyeti taşımak asla basit bir şey değildir, niyet ve sevgi insanı baştan sona değiştirir. İnsan içerden başlar insan olmaya. Bir makamı korumak ona erişmekten daha zordur. İnsan kalmaya devam etmek insan olmaktan daha zordur ve bu yüzden “Sadıklarla beraber olunuz”a ve ittiba gerektir. Bir şeyi ne için yaptığını ve sevdiğini, yani niyetini kontrol etmek gerektir. Allâh içinse ne âlâ, asıl öz yurdunla gönlünün nurla mayalanışını izle.
Adı sanı bilinen bir filozof demiş ki “Tanrı benimle ne kastetmiş olabilir?”. Burada aslında kendi varlığının hikmetini merak ediyor fakat varlık sebebimizi halen çözülmeyi bekleyen bir sır olarak görmediğim için şahsen şunu sorasım var: “Bu sadece bir yazı değil kaldı ki kalemle de yazılmadı ve kalem sadece bir kalem değil kaldı ki bir kalem soyut olarak da yine kalemdir ve ben sadece ben değilim kaldı ki bu yanlış olurdu öyleyse tanrı benimle neyi yazıyor?”. Bu da biraz -ne oldum değil ne olacağım demeli- sözünü hatırlattı.
Sıradan zamanda bu akışa alakası yadırganabilirdi ama burada kendisini çağrışımlar ve işaret noktalarıyla ifade ederek biçimle oyalanmak yerine içimle anlaşılabilecek bir atmosferin uğultusu söz konusu. Aralarından elle tutulur şeyler elbette gerekecek bir imgeyi dile getirmekle daha seçilir hale gelmek kadar. Sisli ve bulutlu havaların gizemini bu yüzden daha yakın buluyorum çünkü anlaşılmaya değer bir şeyler olduğu hissiyle bir şeyler çağırıştırır.
Kendimi buna benzetirdim güneşli bir gündense çünkü herkesin avcunda gezindiği ama yeterince uyanamadan geçip gittiği günlük güneşlik vakitlerdense bana söylemek istediği bir şey varmış gibi bakan ve konuşmama izin verdiğini hissettiğim sükûnetin herkesçe sezilmeyen bir tarafı olduğunu düşünmekteyim. Böylece güneşli günlerin de kıymetini daha iyi bilebilirim belki ve kalbimi taşımanın hakkını verirsem daha anlamlı olur. Şu hâlde bulut ya da güneş sadece işlerini yapıyorlar yani olmaları gerektiği gibiler ve benim de böyle olmam gerekir.
Yaklaştın mı kalbindeki derinliğe. Ne söylüyor dinle bak ne varsa orda olup bitiyor. Dışardaki dünya da gerekli elbette ama içerdekinin bir yansıması sanki. İyi ve kötü herkesin içinin yansımasının birleşmiş halinin Allâhın taktir ettiği şekilde deveran ettiği. “Her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği”. Kendini düzeltmeye kalkışmanın yürekliliği ve gerekliliği. Hayat böyle ve ben de kendi çapımda bir atak helikopteriyim ama drone’lar moda.
Genellikle ve yalnızca kendisine havlamayı seçen ve içsel türbülanslarını da alıp köşesine çekilen çoban köpeği tanımının bende hayret uyandırmayan bir çağırışım oluşu. Yaşanan tüm o anlamlı şeyler karşısında çoğu kişinin bilmediği ve bilmesi de gerekmeyen bir biçimde duyulan kalbî yakınlıkla kıymet verilen neyi buyurursa ona dönüşmek isteyiş. İnancın hududuna sadakatle elbette. Öyle derin şeylere değmiş olmak ki nihayet ahiret yurdundan başka şeylerin geçiciliğini farketmenin ayrıcalığıyla dünyanın artık kenardan seyredilen ve yalnızca gerektiği kadar meşguliyeti hak eden muhteşem bir kartondan ibaret oluşu.
Şayet doğru çıkarımları yapabilirsek acılar ayrıcalıklarımızdır. Bizi hayatın laylaylom akışından sıyırıp her yerde bir başka cilveyle kalbimizi uyutan zevklerin yamulan maskelerinin ardında belirerek gözlerimizin içine bakıp “Bu karnaval sadece bir sınavdı zaten üzülme lütfen senin için daha güzel planları var Allâhın” dediği o hayatın gerçeğini sezmiş olmanın ayrıcalığı.
Avunma değil teselli bizimkisi. Avunmalara karşın bir şeyleri farketmiş olduğumuzu gören perdelerin gülümseyerek omzunu sıyırışı. Buraya ait olmadığımız için buralı gibi yaşamamızı istemeyen ilahî merhametle bizi görünce gözlerinin içi gülen yalnızlık. Üzülme bak her şey kartondan. Kalemle inançla ve yaşantımızla delikler açıyoruz bu kartonda.
Çatlamasını beklediğim bir çekirdek gibi etrafında dolanıyorum kendimin ve inceliyorum onu bir gözlemci edasıyla. İnsanoğlunun bu güne değin ürettiği en gelişmiş sistemden kat be kat daha sistemli ve sanatlı olarak diklemesine uzun ve kullanışlı uzantılarla donatılmış yaşayan ve her ân yaratılan insan ve onun bedeni nihaî bir çıkarımdan ziyade tamamlanması istenen bir anlam gibi. İnsan bedeni diyoruz baksana bu bile ne kadar anlamlı zira insan için müstakil bir isim mevcutken onun bedeni için ayrıca isimlendirme yapılmamış. Özneye atfedilen bir nesne sadece. Asıl vurgulanan kısım yine insan.
Hatasıyla kusruyla kanatsızlığıyla insan. Nedametiyle kulluğuyla ve eşref-i mahlukat oluşuyla insan. İyi niyetle de olsa gerçekte yabancısıdır ıstırabın onu anlıyormuş gibi yapanlar. Anlayan susar bazen beraber derinleşerek. Susanlarsa susadığını hatırlar. Gerçekte çeken bilir ve onu paylaşarak ona yaklaşıp yüreğinde duyan anlar. Kalbini kalbiyle sarmalayıp başını kalbiyle okşar gibi yürekten. Yüreği yürekle paylaşmalı acıyı ise yürekten. Gün doğumlarını paylaşırcasına.
Gün batımı sanki sonsuz bir derinlikte hiç bitmeyecekmiş gibi ama ona baktığım her ân bitecek olmanın mayhoş ve canlı kanlı seyriyle bana gizemli bir şey anımsatır. Gün doğumuysa yine sanki sonsuz bir doğumun ve müjdenin sevinci gibi serin ve selametliğin canlı hâli. Sanki karşılarında durmuş onları izliyorum.
Her gün yeniden bir şey anlatıyorlar.
Doğarken kuşların ne güzel olduğunu. Batarken her şeyin ne kadar anlamlı olduğuna dair pek mahrem bir hüznün gizlice duyulan hazzıyla ruha dair şeylere yaklaşmış oluşun hissi.
Belki de kalbimizde duyulan böylesi anlar hakikate yaklaşmış olmanın hissi olduğundan böyle güzel.
Gün doğumu ve gün batımı acaba neyin kısacık ve derli toplu hali. Ne kadar da latif bir anlatım. Farkında olunmasa bile hakikate yaklaşmış olmanın huzuru. İnanan ya da inanmayan herkese günde birkaç kez hatırlatılan o merhametli dokunuş.
İnsan daima o huzura susamakta tâ derininden. Kalbin susuzluğunu ise zikrUllâh giderir ancak. İnsan şöyle ya da böyle daima itminanı arar. “Kalbler ancak Allâh’ı anmakla mutmain olur”. Havalar soğuyunca sıkı giyinmek gerekir. Ve aslında her şey tek bir şeyi anlamak içindir.
| gürkan Pur
