248 views 9 mins 0 yorum

Dünyaya Bir De Bu Pencereden Bakmak Veya Vaktiyle Bakmış Bir Çift Gözün Sinematografik Yansıtmasını Temaşa Etmek Yada Çekilmiş Bir Fotoğrafın Sızısı

In Deneme
Kasım 19, 2025

Uzunca bir başlık attım. Her şeyi hatta çoğu şeyi anlamak istemiyorum ama bazı şeylerin her şeyini kulak tırmalayan tüm yankısıyla, gönül yoran sancısıyla ve zihin bunaltıcı tüm yanlarıyla bilmek istiyorum.

Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Nereden başladığını bilmese de başladığı yerin yahut olduğu yerin sırrına varan en azından kader deyip rıza gösterenlerin bir erdem sahibi olduklarını düşünüyorum. Nereden başlayacağını bilenlerse genellikle tüccarlardır. Elbette tarihi bir yerden başlatmak zorundayız. Bu çoğu zaman bir varoluş mücadelesinin sonucu olarak zuhur eder.

Hristiyanlar, tarihin sıfır noktasının neresi olduğuna İznik’te karar vermişler. Yani İznik’te bir araya gelip bir toplantı yapmışlar. Herhâlde o toplantıdan önce 20 Temmuz 325’te buluşalım demişlerdir. Toplantı yapılırken bir karar almışlar ve 20 Temmuz 325’te buluştuklarına kanaat getirmişler. Yani Hz. İsa’nın mutabakat sağlanmış doğumundan 325 yıl sonra. Bu bir milât kabul edildi, İsa’dan önce ve İsa’dan sonra.

Müslümanlar’ın durumu daha farklı. Hazreti Ömer’in halifeliği zamanında kendi takvimlerini inşa ediyor müslümanlar. Onlar da tarihin dönüm noktasını Hicret olarak kabul ediyorlar.-Hicretten 17 yıl sonra.-Hz. Muhammed’in doğum tarihi sabit olduğu hâlde. Hicretten önce ve hicretten sonra. Tarihi bir yerden başlatıyorsak o yerin öncesi de olmalı. Hz. Muhammed’den öncesi (manen) yoktu. Resuli Ekrem’in nuru Kur’an ve Sünnet ışığında kainattan önce yaratılmıştır. Yine ilk vahyin geldiği zamanı esas alarak İslâmîyetten önce ve sonra olarak kabul edebilirlerdi. Fakat 4 kutsal kitaba, her kavime Nebi ve vahiy geldiğine iman ettikleri için yani İslam’ın evveli ezel olduğundan yani İslâmiyet öncesi olmadığından -İstikâl Marşındaki hâliyle: Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım- kendilerinden önceki ümmetlerin müslüman olduklarına iman ettikleri için böyle bir ayrımda bulunmadılar olsa gerekir. Türk Edebiyatı Tarihçilerimiz İslâmiyetten önceye dair kayda değer pek bir yazılı eser bulamadıkları için olsa gerek, edebiyatımızı İslamiyetten önce ve sonra diye kolaylıkla ayırabilmişler. Tabi hâlen ne olduğunu kavrayamadığım İslamiyet Öncesi ve Sonrası arasında kalmış bir alan var İslamiyet Etkisinde Türk Edebiyatı diye. Yani bunu neden yapmışlar bilmiyorum ama birine ‘dinin ne?’ ye sorulduğu vakit ‘İslâm değilim diyemem, İslâm oldum da diyemem’ gibi bir şey herhalde. Edebiyatımız böyle bir yerin olduğunu iddia ediyor. İslamiyet Öncesi diye girilen Uygur metinleri de Maniehizm ve Budizm öğretileridir.

Tarihin akışına kapılıp buraya kadar geldik, sizlerde benimle zamanın kıvrımları arasında biraz olsun kaybolduysanız ne âlâ. Fotoğrafa geçmeden önce fotoğrafçılık (fotoğraf çeken herkes biraz fotoğrafçıdır) tarihimi ikiye ayırdığımı belirtmemde fayda var. Bu durum bilinçli olarak yaptığım, tercih ettiğim bir ayırım değil. C.G.Ç.R.A.S. Önce ve Sonra (Cellâdıma Gülümserken Çektirdiğim Resmin Arkasındaki Satırlardan Önce ve Sonra). Şairin, duruşundan-suretine kadar kendini yönlendiren kişiyi cellât olarak tabir ve tasvir etmesinin etkisi altında kalıp fotoğraf çekerken asıl mesleğinden müstağni ama cellâdî bir kıvama geliyor insan. Bu şiirin kelimeleri olduğununun dışına çıkaran efsunudur. Fotoğrafçının cellâdî hâli mekâna yenik düşer çünkü fotoğrafçı burada mekâna komut veremeyeceği için kendine komut verir. Biraz sağa, biraz sola, biraz geri biraz daha ilh…
*
Sonunda aydınlıktan daha doğrusu güneşin parlaklığından başka bir şey göremediğimiz küçük bir pencere. Vaktiyle buradan bakmış bir çift yorgun gözün yerine koymaya adadım kendimi. Niçin yorgun, nereden belli? Bu soğuk mevsimde bu dağ başında üşümüşlük, açlık, vazgeçmişlik sardı her yanımı. Onun yerine koymaya adamışken kendimi, onu kendi yerime adadım aslında. Ne kadar talihsiz olduğunu düşününce utandım kendimden. Evet bizim millet olarak yaptığımız talihsizlik tam da böyle bir şey. O pencerenin ardında saldırıya hazırlanmış müsellah bir düşman yokken, canımız sağ, karnımız tok, sırtımız pekken kendimizi bir şehitin yerine koymaya adamışken onu kendi penceremize hapsetme gafletine düşüyoruz her seferinde. Kocasını, evladını, kardeşini, babasını şehit vermiş kadının tüm fedakârane tavrını görmezden gelerek gâvur bana el sürer mi endişesinden, onun acılarından ve kaderinden bir fiske yemeden onun adına diyerek yürüttüğümüz kişilel-political davalarımızdan, kurtuluş reçetelerimizden usandım bu pencereden baktıkça. Kendimi onun yerine koyacak gerek ve yeter şartlara sahip miyim esasında şartszılıklara?

Fotoğrafa bakarken, sinema sahnesine yansıtılan ışığın nakşettiği görüntüler gibi, mekânın taşıdığı anlam, hatıralar duvarlarda yankılanacak hissiyle tesir ediyor. Vaktiyle o pencereden bakmış bir çift gözün gördüklerinin, duyduklarının ve hissettiklerinin aksini şu taş duvarlarda temaşa edip kederden kıvranmak isterdim. Ama o ölümsüzlere bizim vaziyetimizi gösterme ya Rabbi. Şayet ben o taşlara kanı sürülmüş isimsiz bir şehit olsaydım bugünlerin bana gösterilmesini istemezdim herhale. Elbette onlar her hâlde hoşnutlar ama yaşarken insani duygularımdan cüda bir şehitlik tasavvur edemiyorum. Onlar da bir ananın-babanın kuzusu, bir kuzunun ana-babasıydılar..
**
Bu pencereden bakarken -zahiren- aydınlık, içine zamanında yuva yapmış ya da yapmaya çalışmış bir kuşun biriktirdiği çalılarla, taş sütunun pürüz ve çizgileri dışında pek bir şey görünmüyor. Batînen, şeylere dar bir pencereden bakmanın iyi bir şey olmadığı söylenir. Sorunu her zaman pencerede aramak yerine bazen durduğu yerde de aramalı. İnsan, dar da olsa pencereye yaklaştıkça gördüğü şey artırıyor. Belki dar bir pencereyle manen bütünleştiğinde yani pencereye dönüştüğünde fiziksel ifadeyle 180 derecelik bir açı yakalar. Yaklaşmanın samimiyetini ve hissiyatını da ekledik mi görmesi gerekenin kendine çeşitli vasıtalarla gösterileceği vakidir.

Dünyaya, hayata, vatana, sevdiklerinize hatta sevmediklerinize, geçmişinize, an’a, yarına bir kez olsun bu pencereden bakmalı. İnsan, bu pencereden nereye bakarsa baksın ruh bunaltıcı bir hakikatin dinginliğini hissetmekten kendini alıkoyamaz.

| Olgun VERİM