332 views 10 mins 0 yorum

Uçuk Kaçık Heyula

In Deneme
Aralık 03, 2025

Elimdekini düşürdüm. Ay altı alemde ufak bir delik açıldı. Siyah beyaz bir ışık senfonisi yayıldı boşluğa. O esnada yerçekimi, bunca zamandır kimsenin fark etmediği ruhunu dinlendiren antik zamanların yaşlı bir hükümdarı gibi, boğazının en dip yerinden bir inilti saldı etrafa.

Ağızlarıyla şişirdikleri sakızdan balonlarla uçan çocuklar, balonların birbirine yapışmasıyla yere düştüler.

Dokuz canından sekizini kiraya veren kedi, dokuzuncuyu da ipotek ettirip bir yatırım fonu kurdu. Kiracılarından tek isteği kiracıların rüyalarını ortak kullanım alanına bırakmalarıydı. Böylece o biriken rüyalarla yeni gerçekler satın alıyordu. Gerçekler değer kazandıkça onlardan kurgusal evrenler kurup satıyordu.

Dalgınlığımı irdeledim bir avuç zaman bir tutam uykusuzluk ve üstüme yapışan ritüelvari kehanet kokusu çıktı. Kendime gelmek için hepsini geoit bir kazanda karıştırdım ve içtim. Sessizliği ısıran hayvan uğultusu, bir tüfek sesiyle irkildi ve dağılan deri parçaları Kuzey ışıklarıyla birleşerek Moğolistan’daki bir çobanın şapkasına dönüşüverdi.

Koridora yürürken koridor önce sola kıvrıldı, sonra karar değiştirip sağa kıvrıldı ve beni yuttu. İçeride boş sandalyeler birbirine eski hatıralar anlatıyordu. Bir tanesi beni görünce irkildi, “Ben seni dün hayal etmiştim!” dedi. Alındım çünkü dün onlara göre epey uzun bir zaman ifade ediyordu.

Rivayete göre sokağın başındaki fırıncı, hamurları mayalamak için horozların vaktini çalıyormuş. O yüzden ekmekler hep öksürük sesine benzermiş. Civardaki insanların hızlı yeme alışkanlıklarının horozların yemlenmesine benzemesi de bu yüzdenmiş.

Bugün, sabah saatlerinde 14.Bölge civarında bir kafede patlak veren olay, ulusal basında ‘Nesnesel Direniş’ başlığıyla yer aldı. Uzmanlar, mekânın ana mutfağında bulunan profesyonel kahve makinesinin, yaklaşık otuz aydır aralıksız decaf (kafeinsiz) kahve çekirdeği ile çalışmaya zorlanması sonucu buhar kazanını intikam amaçlı bir patlamayla devre dışı bıraktığını açıkladı. Olay sonrası yapılan incelemelerde, makinenin dijital ekranında ‘tutkunun çarpıntısız hali’ yazısının yanıp söndüğü tespit edildi. Otomasyon mühendisleri, artık ‘Duygulu Makinelerin Hukuki Statüsü ve Hakları’ gibi konuları acilen masaya yatırmamız gerektiğini belirtiyor. Aksi takdirde, metropollerdeki hızlı yaşam ve konfor, kendi makinelerimizin yavaş ama kesin isyanıyla sekteye uğrayacak.

Gerçeğin bir zamanlar var olduğuna dair aldığım mail spam kutuma düşmüş, tıpkı olması gerektiği gibi.

Sıradan bir çatal, makarnanın teline dokunmayı reddediyordu çünkü makarnadan sıyrılıp tabağa çarptığında çıkan sesin, Büyük Patlama’da çıkan sese benzediğini iddia ediyordu. Aç kalan filozof, çatalın bu hareketini, bir metafor olarak kabul edip, eliyle yemeğe koyuldu.

Çatı katını yutan kiremit, haberlere gastronomik bir felaket olarak çıkmıştı. Uzmanlar ise inşaat sektöründe yeni bir dönemin başlangıcına yoruyor, artık binaları sadece doğal ve insan kaynaklı afetlere karşı değil kendi aksesuarlarının ani açlık krizlerine karşı da sigortalamamız gerektiğini söylüyordu.

Marquis de Sade gözlerini kapatınca içinden minik bir keşiş çıktı. Günahları içi tek tek tövbe ettirirken ben de dayanamayıp uç bir düşüncemi kıvırıp cebime koydum. Aslında bu masum bir koyma değil bir nevi saklamaydı. Çünkü göz açıp kapayıncaya kadar bir gözbağcı edasıyla yaptım bunu. Cebim bu düşünceden origami yapmayı başardı. Origamiden yapılmış uçan bir tavşandı bu. Tavşan havalanıp keşişin kafasına kondu ve hiç beklenmedik bir ciddiyetle: “Toparlayın buraları, denetim var,” dedi.
Biz de panikle, ya da belki alışkın olduğumuz o iç disiplin dürtüsüyle, yerlerde birikmiş kozmik günah kırıntılarını toplamaya başladık. Hepsini keşişin aniden kaskatı kesilen cübbesinin karanlık bölmelerine sıkıştırdık. Sonra herkes, sanki sahne ışıkları birden sönmüş gibi, farklı yönlere doğru dağıldı.


Kaldırım taşlarının arasına sıkışmış bir sır, yanından geçen herkesi, tam yürüyecekleri anda, yüz düşünce yılı geriye hafifçe itiyordu.

Posthuman’ın alışveriş listesi: Limon, zaman, yarım rüya, biraz tereddüt, iki dilim atom, az pişirilmiş ironi ve bir tutam phanerothyme.

Elini tereddütle uzatan kapı kolu, açılmak ile kapanmak arasındaki ikilem yüzünden sürekli hafif bir titreme halindeydi. Kolun asıl sorunu, hangi tarafın içerisi hangi tarafın dışarısı olduğuna dair kesin bir bilgiye sahip olmamasıydı.

Baktığımda kendisini boş bir çerçeve gibi hisseden ayna.

Gece, omzuma başını koyduğunda bütün astroloji bilginleri tepetaklak oldu.

Telefonum alarm çalmadan önce beni uyardı: “Hazır ol, birazdan bağıracağım.” dedi. Ben de “Bağırma, nazikçe uyandır” dedim. Konuşurken uyanmış olduğumu fark ettim kısa bir sessizlik oldu. Gerildik.

Kütüphanede en ön rafta beni oku yazan bir kitap gördüm. Aldım, sayfaları boştu son sayfaya geldim. İçinden basit bir memur çıktı: “sizi başka kitaba yönlendireyim.” dedi.

Bugün kahvemi felsefi zeminde yaptım. Tadı saf yokluğa benziyordu. Tıpkı bize okullarda öğretilen şu safsatalar gibi.

Bir taksi çağırdım. Şoför, bana gitmek istediğim yeri sormadı. Bende nereye gitmek istediğimi söylemedim. Haritanın bir noktasında diğerine geldiğimizde indim.

Yerden gökyüzüne doğru yükselen yağmurlar şemsiyenin işlevini yitirmesine engel olamadı.

Yılan zehrinin şifalı olduğuyla ilgili nutuk çeken şehrin en kurnaz ve en şişman firavun faresiydi. Yılan ise reklamını yapan bu sıçana pek iştahlı bakıyordu.

Herkesin zihninde aynı anda ve yüksek sesle çalmaya başlayan, akılda kalıcı ama katlanılmaz derecede kötü bir rap parçası, âdemoğlunu kendi içine hapsetmiş gibi.

Bir postacı, sadece mektupları değil, aynı zamanda göndericilerin mektubu yazarken hissettikleri yoğun duyguları ve anıları da alıcılara taşıyordu. Taşıdığı duygularla kendi duyguları karışınca tuhaf bir dansa tutuldu.

Yaz güneşinin acımasızlığı karşısında sırılsıklam terleyen eski bir telefon kulübesi, içinde telefonla konuşanları, bir otistiğin zihnindeki gizli şüpheyle dinledi ve kedisini bir anda aceleci bir çocuk oyunun içinde buldu.

Yosun tutmuş mezar taşları, geçirdikleri kimlik bunalımıyla üzerlerindeki isimlerin silinmesine ve hem onların hem de kendilerinin gerçekten ölmelerine sebep olmuştu.

Dün gece yarısı bir gökdelenin terasından kendini atan tasarımcı, on binlerce liralık İtalyan deri koltuğun üzerine düşerek ‘estetik bir intihar’ gerçekleştirdi.

Nesne merkezli yazılar alaycı, absürt ve ironik tavırlarıyla uçuk olduklarını ama asla kaçık olmadıklarını ve içlerindeki makul kırıntıların, pek az kimseye bahşedilen feraset ile anlaşılabileceğini itiraf ettiler.

*Görsel: Gemini_Generated_Image_ta395wta395wta39

Ömer Talha Kavas

Bir yanıt bırak
You must be logged in to post a comment.