İnsanın varoluşu, hâtıralarını hatırında tutarak diğer varlıklarla bu yoldan bir irtibata geçmesi ile kıvamını bulur. Hâtıralarsa, zamanın “o an” içinde dondurulmasıyla meydana gelen ve bellekte izler bırakan kimlik parçalarıdır. Bu izlerin geleceğe taşınmasıyla tepkimelerle karşılaşılır. Geçmiş ve gelecek hattını nazar-ı itibara aldığımızda varolmak meselesi, yeryüzünde yer kaplamayı, bu kaplanılan yeri anlamlandırmaya ve bir yolculuğun içinde olduğunu ikrar ve idraka götürür insanı. Kabul ederek yaşar insan. Kabullendiklerini sırtında bir yük olarak taşır. Hamallığını yaptığı şeyler ne ise yâni içinde hangi mesuliyet ve idealleri taşıyorsa bunlara dönüşür bir süre sonra.
Bugün insanın hamallığını yaptığı düşüncelerin kendi iradi faaliyetiyle gerçekleştiğini söylemek safdillik olur. Elbette insan kendi benini oluşturma safhasında evvela dışsal şartlardan tesir kapar. Ancak iradenin ele alındığı andan, akıl bâliğ olduğu safhadan itibaren artık hayatı kendi seçimleriyle oluşacaktır. Akıl bâliğ olmak, aklın/kalbin insana sunulan tebliği değerlendirmesidir bir bakıma. Yaşamanın çetrefilleştiği her “ân”da sualler bir kambur olur da yapışır sırtına. İhtiyar edilen şey, hatıraların birikmesinde ipucu olur sonra.
İnsanın bu dünyadaki mevcudiyeti hem mebdesi hem de meadi itibariyle tarih boyunca söz konusu edilmiştir. Modern dönemlerde gerçekleşen kırılmalar ve bu kırılmalara tepki olarak ortaya çıkan felsefi ekollerin bu konuda meydana getirdiği zengin tartışmaların mevcut olduğunu biliyoruz. Şeylerin özünü maddeyle ilişkilendiren akımlardan (pozitivizm), sezgi olmaksızın maddenin ehemmiyetini yitireceğini öne süren akımlara kadar (Bergsonculuk) uzun bir süreçten söz konusu. Ancak Batıda otorite haline gelerek tüm insanların solumak zorunda kaldığı câri düşünce, varoluş meselesinin insanın nefsani katmanlarına hapsedilmesini sağlayan düşüncedir demek yersiz bir genelleme olmayacaktır kanaatimce. Farklı maskelerle karşımıza çıkan bu anlayış, iktisattan siyasete, eğitimden sanata değin her alanı kendi damgasıyla damgalamıştır ve bu damgaya dikkat kesilen herkes bu çarpıklığın farkına varacaktır.
Varoluş meselesini hatıralarla doğrudan alakalandırarak ele almakla başlayabiliriz. Hatıranın evvela içinde birikmesi gereken bir hafıza sandığına ihtiyacı olsa gerek. Zira kap yoksa, kaba doldurulacak bir şey de yoktur. Bu yetinin insana bahşedildiğini, kendi iradesiyle bu kabı oluşturmadığını baştan söylemek yerinde olur. Ancak bu kabın genişleme ve daralması, içinin menfi yahut müspet “an”larla doldurulması tamamen insana bırakılmıştır. Bu bırakılmış alanı önemseyenler, gördüklerine de, zamanlarını idrak ettikleri mekanlara da dikkat edenlerdir. İşte tam burada hem hatırlama melekesinin hem de bu hatıraların biriktiği sandığın bugün hala yitirilip yitirilmediğini tetkik etmek bize bazı imkanlar bahşedebilir. Manidardır ki her şeyin ve herkesin kayıt altına alındığı ve geçmişi anlama imkânı olarak hiç olmadığı kadar fazla veri yığınıyla baş başa olduğumuz halde, hafızalarımızı yitirmenin eşiğindeyiz. Eşiği geçmek biraz da insanlığımızı kaybetmektir.
Hafıza, dilimizde kullanımı itibariyle hem hatırlama faaliyetini hem de hatırlanan şeylerin içinde muhafaza edildiği şeyi ima etmekte. Faaliyet olarak doğru işletilmeyen hafıza, sandık olarak eksik parçalarla dolu olacaktır diyebiliriz. Bu ise insanın kimlik krizi yaşamasına neden olacaktır. Kimliğin kendinden ayrılmaz parçaları hafızadadır. Bu yüzdendir ki kültürel olarak sömürgeye uğramış toplumlar hayli kolay bir biçimde, sanki kıyafet dolabını değiştirir gibi redd-i mirasda bulunurlar. Bu miras değerler dizisini kapsadığı gibi tarihi de aynı zamanda tahassüslerin tüttüğü dinleri de kapsar. Zira bir kez redd-i mirasta bulunulmayıversin, hafıza târumar edilir, yarınlar beyaz sayfalar, geçmiş günlerse simsiyah sayfalara dönüşüverir.
Biz hafızayı insanın olması gereken kıvamına erişmesinde birincil kıymette görüyoruz. Zira hafıza bir süzgeçtir, bu süzgeç doğru işliyorsa aklın da faal olduğu söylenebilir. Neyi süzüp neyi süzmemesi gerektiğini bilmeyen bir hafızanın faaliyeti eksikse bunun nedeni teakkuldeki eksikliktir. İslam tefekküründe aklın tanımlarından birisi de “kendisiyle doğru ve yanlışın süzüldüğü bir kuvvet” şeklindedir. Bu kuvvetin doğru yolda kullanımı için önce doğru bir tanımı gereklidir. Batılı düşüncenin aklı “ratio” haline getirmesi kalbin akılla ilişkisini kesmeye varmıştır. Bu inkıtadan sonra şeylerin Tanrı’dan koparılarak damgalanması işten bile değildir. Bu sürecin ucu insanın kendini tanrılaştırmasına çıkacaktır. Bu meyil insanda daima vardır. Ancak önce kamusal alanın, ardından tüm dünyanın bu anlayışla kurgulanması insanın tanrılaşmasından öte kendini yitirmesine, yok etmesine neden olacaktır. Kadim hikmettir, bir şey olması gereken mevzinin ötesine taşıp, orada ikamet etmeye kalkarsa bedelini kendi varlığını yitirmekle ödeyecektir.
Ancak akıl bahsinde son zamanda sıhhatine iyiden iyiye kâni olduğum başka bir mütaaladan da bahsetmezsem bu yazı eksik kalacaktır. Taha Abdurrahman “Sualü’l Ahlak” isimli eserinde bizim kendi mantık geleneğimizde, Antik Yunan’dan tevarüs ettiğimiz haliyle yer etmiş olan “ İnsan düşünen canlıdır” (el insân-u hayavânun nâdıgun) tanımını teşrih masasına yatırıyor. Taha’ya göre bu tanımın alındığı mebde olan Grek düşüncesinde akıl bir öz olarak alınmış ve bunun üzerinden bir tanımlamada bulunulmuştur. Halbuki İslam tefekküründe akıl bir öz olarak değil, bir teakkul olarak, bir faaliyet olarak anlaşılmıştır. Gözün görme faaliyeti nasıl bir özne değilse, akıl da göze nispetle görme işlevidir. Diğer taraftan Taha’ya göre “Ahlaktan soyutlanmış akıl türünde insan ve hayvan ortaktır. Ahlak tarafından damgalanmış akıl ise insana özgüdür.”
Akletme faaliyetinin kaynağı ise bizce kalptir. Bu konuda benim aklıma Hazreti Peygamberin dilinden düşürmediği şu dua geliyor: “Ya mukallibe’l kulüb (Ey kalpleri eviren çeviren Allah’ım) kalbimi dinin üzere sabit kıl.” Kaldı ki Kitabımızda da “Kalpleri vardır, akletmezler” buyrulması bu inceliğe işaret etmektedir. İbda düşüncesinde de akıl rasyonelize bir tarzda değil, ruha bağlı zaruret olarak anlamını bulur. Akıl meselesi, hafıza meselesiyle doğrudan alakalıdır. Zira neyin biriktirilip biriktirilmeyeceğinin tespiti ancak bu faaliyetin kendisiyle seçilir. Bir sonraki yazımızda hafıza meselesini açmaya devam edeceğiz.
