‘’Hiç tanımadığın birinin bakışında hiç yaşamadığın sahte bir anıya tutunur, o an yaşanan karşılaşmayı, yaşadığın bir anıya çevirirsin böylece sahte olan, hatırlanan bir gerçekliğe dönüşür’’.
Her şey ne kadar hızlı başladı ne kadar da fark etmedi! Gökyüzü griye dönmeden önce maviydi, o mavi nasıldı şimdi hatırlamıyor, ama biliyor, maviydi. Bütün dünya nefes alıyordu, sanki her şey sonsuz bir döngüdeymiş gibi. Oysa şimdi? Yere çökmüş, dizleri titriyor, toz ve küllere karışan teri gözlerine doluyor, yanıyor. Kulaklarında bir çınlama var, hiç durmuyor, hep bir uğultu. Gözlerinin önünde sadece gri, kırmızı ve daha fazla gri var. Gri gökyüzü, yanmış ağaçlar, parçalanmış binalar. Her şeyin, her bir şeyin çöküşünü izlemek ne garip, değil mi? Çığlıklar kulaklarında yankılanıyor, ama kim çığlık atıyor? O mu? Bir başkası mı? Yoksa dünya mı, acıyla inliyor, çatırdayarak kırılıyor sanki.
Gökyüzünü griye çeviren kargaşaya yani dünyanın altüst oluşuna şahit olduğu tarih 1900. Büyük çingene kavgasının tam ortasında fotoğrafçılık mesleğinin verdiği özgüvenle atılır meydana Arif. Çingeneler silahları, bohçaları, büyüleri ve cinleri kullanmadan hemen önce Varka sokağının tam ortasındaki dönemeçte, kaostan habersiz dolaşan arkadaşı Samir’i uyarmak için koşar. Samir, yerdeki kan izlerine basarken bile ne olduğundan habersiz evreni farklı perdeden izliyormuş gibidir. Tam Samir’e yaklaştığında ani bir çarpışmayla geri adım atmak zorunda kalır. Karşısında, siyah bir yağmurluk giymiş, uzun saçları omzuna dökülen bir kadın durur. Kadın gözleriyle konuşur adeta; o gözlerde ne olduğunu Arif anlamaz, ama derinlerde bir yerde, ruh daraltıcı bir huzursuzluk hisseder. Her adımda, kadın sessizce ilerler. Küller bile ona dokunmaz. Her şey onun varlığına hizmet eder sanki. Kadın, Arif’in içindeki korkuyu görür. O an her şey durur; zaman, mekân, sesler… Kadın bir adım daha yaklaşır. Arif’in dizlerinin titrediğini hisseder, çünkü kadın onun zayıflığını sezmiştir. O an anlar ki, bu felaket sadece dışarıda değil, içindedir de…
Nefes almak zor, her solukta bir tıkanıklık, her solukta bir is kokusu. Gözleri yanan, başı zonklayan Arif. Her şeyin sallandığını, yeryüzünün bile sanki yerinden kaydığını, altında bir boşluk varmış da o boşluk onu, yutuyor, çekiyor ve asılıyormuş gibi hisseder kadının gözlerine bakınca… Sesler var, kayalar yuvarlanıyor, patlamalar… Havada yanık bir metal kokusu var, onu bile tanıyor artık. Yere bakıyor, o devasa yarık… Az önce burada uyarmak istediği arkadaşı Samir vardı. Şimdi? Şimdi o da yok, sadece çingenelerden ve ifritlerden bir karanlık var bir de Samir’in artık nefes almayan cesedi. Samir’in hareketsiz bedeni, Arif’in gözleri önünde uzandığı o an, Samir’in sessizliği bir anlam kazanmış gibidir. Bu dünyanın çöküşü, Samir’in uzun zamandır gördüğü bir gerçektir, ama Arif bunu ancak şimdi anlayabilmiştir. Samir küçüğünden beri dünyayı diğerlerinden farklı görür onun içsel dünyası her zaman öteki algı ile şekillenirdi. Samir, çocukluğundan beri yıldızlara bakar ve hep baktığından daha fazlasını gördüğünü söylerdi. Anlamlar, figürler, gölgeler… Hiç kimse anlamazdı, ama Samir, her gece gökyüzüne baktığında başka bir dünyaya bakıyormuş gibiydi. Kim bilir belki de Samir, o kadını daha önce görmüştü. Gözlerini kapadığında ya da geceleri yıldızlara baktığında, kadının siluetini görüyordu. Onun varlığı, Samir’in hep bildiği ama hiç dokunamadığı bir sırdı. Şimdi, o sır burada, bu gri dünyanın ortasında beden bulmuştu.
Havada uçuşan yarı çingene parçaları şehrin meşhur aktivistinin üzerine düşer. Kalabalığın öfkesini durdurmak için oradan orya koşturan bir adam en son sokağın bitimindeki çınar ağacına çıkarak feryat etmeye başlar. Birkaç saniye içinde; önce gökyüzü değişir, sonra yeryüzü yanar. Arif sadece şahit olur. Siyah yağmurluk giymiş, uzun saçları omzuna dökülen o kadına çarpmasaydı arkadaşı Samir’i kurtaracaktı. Ah! O sesler, feryatlar ve seslerin ardından gelen o boğucu sessizlik. Kadının gözlerini hatırlar. Siyah yağmurluklu kadının gözleri, derin, karanlık bir kuyu. O gözlerde bir tür zamansızlık var; sanki yüzyıllardır bu anı bekliyormuş gibi.
Koca bir şehirden geriye ne kaldı? Toprak yığını mı, küller mi, sadece bir boşluk mu? Binaların köşeleri hâlâ ayakta, ama her an devrilecekler gibi. Gölgeleri bile silik, adeta onlar da yok olmaya hazırlanıyor. Sokak lambaları eğilmiş, elektrik telleri kopmuş; her şey asılı kalmış bir belirsizlik içinde. Sanki herkes bir anda çekip gitmiş, bütün varlık aniden boşalmış gibi. Ama hayır, burada hâlâ sesler var. Arifi bir yerlerden birilerinin bağırtısını duyuyor ama kim, nerede, ne kadar uzakta bilmiyor…
Bir adım attı, derin bir nefes aldı. Ruhunda bir hafiflik vardı; Dinçliğin ve zayıflığın birleştiği, bilinmez bir dünyaya açılan bir hafiflik. Arif, az önce saniyesi saniyesine yaşadığı sahte anısını, Varka sokağında yürürken karşılaştığı, ilk defa gördüğü ve kim olduğunu bilmediği siyah bir yağmurluk giymiş, uzun saçları omzuna dökülen o kadınla göz göze geldiğinde yaşamıştı.
Görsel: Photo by Mette Køstner on Unsplash
