471 views 12 mins 0 yorum

Bataklıkta Çırpınmak

In Düşünce, İnceleme
Haziran 17, 2025

Ali Rıza: “Diyelim ki işi kurduk. Kim çalışacak? O tembeller mi?”
Leyla: “Tembel değiller çalışıyorlar. Ama kötü işleri var.”
Ali Rıza: “Tamam tembel değiller ama salaklar.”
Leyla: “Salak değiller. Yoksulluk özgüvenlerini kaybetmelerine ve salak gibi görünmelerine sebep oluyor.” (00:31:34)

Leylanın Kardeşleri’nde Aile, Ataerkillik ve İsyan Alegorisi

Durgun bir bataklıkta tek başına yüzen ördeğin sessizliği bir tür ölüm alıştırmasıdır. Ne bir çığlık duyan olur ne de fark eden. Suya düşen tüylerini su yutar. Suya süzülen kanını su dağıtır. Her kanat çırpışı boşluğa atılan sessiz bir çığlıktır. Bataklık, ördeğin üstüne kapanan bir hayattır. Suyun yüzeyi ne kadar sakin görünse de altında birikmiş olan kokuşmuş geçmiş, yosun gibi sarılır ayaklarına. Ördek, bataklıkla savaşmaz; bataklığı inkâr etmeden yaşamaya çalışır. Bir su kuşunun, ölümü boğazlamaya çalışması bataklık için basit bir görsel şölendir.

Saeed Roustayi’nin Leyla’nın Kardeşleri filmi, yalnızca İran toplumunun ekonomik ve sosyal yapısına değil, aynı zamanda sesini duyurmak isteyen bir kadının gayretine odaklanır. Leylanın omuzlarında taşıdığı yalnızlık bazen bir evi taşıyan bir sütunun ağırlığını bazen de yeni bilenmiş bir bıçağın keskinliğini taşır. Devlet, toplum ve aile binasının duvarları çökerken ayakta kalan tek şey bir özne olarak kadının direncidir.

Ördeğin bataklıktan yükselen sesi toplumun gürültüsünde duyulmaz. Mütevekkil bir hali vardır. Uçmak yerine kanatlarına küsmeyi tercih eder. Bataklık, şekillendirici bir balçıktır. Kurumayan yaslar, çözülmemiş travmalar, geçmişten devralınan rollerle beslenir. Ördek, bu bataklıkta ne göğe bakabilir ne de dibe dalabilir. Uçmak hayaldir, yüzmekse zorunluluk. Kanatları uçmak için değil, yalnızca çırpınmak içindir. Aynı Leyla’nın çabası gibi.

Merkezde, hem ailesi tarafından hem de toplum tarafından ‘’makbul kadın’’ olamamış 40 yaşındaki Leyla var. Hayatın bütün yükünü sırtlamış, çalışıp çabalayan, evin nahoş havasını dert edinmiş bir kadın. Bir yanda geçim derdiyle boğuşan, sürekli birbirine düşen dört erkek kardeşi, diğer yanda hâlâ sülale hiyerarşisiyle yaşayan gelenek takıntılı anne ve babası. Leyla, bütün bu dağınıklığın ortasında ailesini yoksulluktan ve umutsuzluktan çekip çıkarmak için zorlu, riskli bir plan yapar; kardeşleriyle birlikte bir dükkân satın almayı kafaya koyarlar. Gerekli paranın bir kısmını babalarının düğün hediyesi olarak sakladığı kırk altınla tamamlamayı düşünürler. Ancak babaları İsmail, bu altınları evi ipotek ettirerek aldığını ve dükkânın alınmaması gerektiğini söyler. Leyla’nın itirazlarına rağmen kardeşler geri adım atar, fakat altın fiyatlarındaki ani artış geri iade imkânını ortadan kaldırır. Sonrasında Leyla, aslında evin ipotek edilmediğini, babasının altınları gizlice borçla aldığını öğrenir. Bunun üzerine baba-kız arasında sert bir çatışma yaşanır ve Leyla ailenin dışına itilir.

Filmde Leyla’nın çatıştığı en büyük figür olan babası İsmail, hayatı boyunca “reis” olmanın hayalini kurmuş bu inatçı, buyurgan adam için, saygı görmek her şeyden önemlidir. Eşinin, “Niye bu kadar istiyorsun reis olmayı?” sorusuna verdiği yanıt, bu karakterin özünü açık eder:
“Düşünsene sen içeri gireceksin ve herkes ayağa kalkarak sana saygı gösterecek’’. İsmail’in bu arzusu, yalnızca bireysel bir kibir değildir; bir toplumun kemikleşmiş hiyerarşik yapısının, saygıyı yaşa ve cinsiyete indirgeyerek ölçen çarpık terazisinin yansımasıdır. Onun için hürmet, hak edilmiş bir duygu değil, zorunlu bir ritüeldir. Onun için aile, iktidarın küçük ölçekli bir minyatüründen ibarettir. İsmail ritüel, itaat ve gelenek arasına sıkışıp kalmıştır. Kardeşlerinin her biri başka bir yıkımın taşıyıcısıyken, Leyla bu dağınıklığın ortasında “bir araya gelme”nin umutsuz mimarisine soyunur. Leyla taşları yerleştirmeye çalışırken çatlak giderek büyür.

Filmde Leylanın en mantıklı kardeşi Ali Rıza, “mutlu olmaktan bile korkuyorum” dediğinde, sadece bireysel bir travmadan değil, kolektif bir kaderden söz eder. Ona öğretilen yalnızca korkmak değildir; neyi düşünmesi, neye boyun eğmesi, neye umut bağlamaması gerektiğidir. Leyla’nın verdiği yanıt ise filmin felsefi omurgasını inşa eder: “Sana nasıl düşüneceğin değil, ne düşüneceğin öğretildi.” Ali Rıza, yanlışların farkında olmasına rağmen desteklemek durumunda kalan avami bir bilinçsizlik ve garip bir merhamet duygusu ile dolu bir karakterdir. Leyla ise hem babasının suratına tokat gibi çarpan bir gerçek hem de kardeşlerini hüsran cümleleri kurarak birleştirebilen bir güçtür. Leyla’nın direnişi yalnızca kendi ailesiyle değil, geçmişle, gelenekle, kökleşmiş rollerle, hatta zamanla bile bir hesaplaşmadır.

Çürümüş yapraklar, kopmuş dallar ve artık uçamayan kuşların cesetleriyle dolar bataklık. Güneş bir önceki günün çamuruna doğar. Leyla bu çamuru kurutmak ister. Ama her damla umut, her girişim, her plan, bataklığın daha da kabardığı bir karşı koyuşla sarsılır.
Filmin alt katmanlarında süzülen ekonomik buhran, doların yükselişi, dış siyasetin iç hayata bulaşması… Tüm bunlar bir çöküşün çatırtısıdır.

Bir başka okumayla Leyla, yaralı bilinç taşıyıcısıdır. Daryuş Şayegan’ın dediği gibi, “Gelenekle modernlik arasındaki gerilim, Doğu insanının benliğini paramparça eder.” İşte Leyla, bu paramparça benliğin bedenlenmiş hâlidir. Ne tam anlamıyla geçmişin kadınıdır, ne de geleceğin habercisidir. Bir geçiş figürüdür. Tıpkı bataklıkta kanat çırpan ördek gibi, iki zeminsizlik arasında çırpınır. Leyla’nın uyanışı, kardeşlerinin düşlerinde karşılık bulamaz. Onlar, ya geçmişe sığınmış ya da modernliğin yüzeysel tüketimine kapılmış figürlerdir. Oysa Leyla, ikisinin arasında sıkışmış, ama orada çakılı kalmaktansa o ara boşlukta köprü kurmaya çalışan biridir. Araftaki kardeşleri için, ailesi için çabalar.

Bataklık, ölü maddenin toplumsal karşılığıdır. Ve ördek gibi Leyla da o ölü suyun üstünde yaşamaya çalışır. Ama her direnci, çamurun mukavemetine uğrar. Çünkü “Doğu insanı hem gelenekten kopmuş hem de modernliğe tam olarak ulaşamamış bir melez benliğe sahiptir.” Leyla bu melezliğin içinden saf bir bilinç çıkaramaz; ama çabasını, melezliğin içinde bir yön bulmak için verir. Bunun yolunu da ataerkilliğin feshinde mümkün görür.

Ördek, uçmayı unutan ama yüzmeyi de sevmeyen bir kuş olarak kalır. Tıpkı Doğu toplumlarının modernleşme sancısıyla şekillenmiş bireyleri gibi. “Bizler kim olduğumuzu bilemeden, neye dönüşmek istediğimize karar vermeye çalışıyoruz,”der Şayegan. Leyla’nın dramı da tam burada saklıdır: Kendi kimliğini inşa etmeye çalışırken, çevresindekilerin hâlâ çözülmemiş kimlik krizleriyle baş etmek zorundadır. Film, İsmail’in, torunlarının doğum günü partisinde koltukta sigara içerken ölmesiyle biter. Filmin sonunda babanın ölmesi hatta herkes ayş u tarab içindeyken öldüğünün geç fark edilmesi ataerkilliğin, katı otorite ve geleneğin ölümüne işaret ederek feminist bir muvaffakiyetle sonuçlandığı şeklinde yorumlanabilir.

Leyla’nın Kardeşleri, sadece bir ailenin değil, gelenek ve modernlik arasında sıkışmış bir toplumun ruhsal topografyasını feminist ideoloji ekseninde çizen güçlü bir sinema örneğidir.

Ömer Talha KAVAS

Kaynakça:

  • Roustayi, S. (Yönetmen). (2022). ‘’Leyla’nın Kardeşler’’ [Film]. JBA Production, Memento Production, Tanweer Productions.
  • Şayegan, D. (2016). ‘’Yaralı bilinç: Modern dünyada geleneksel düşünce’’ (Çev. M. Kaş). Metis Yayınları.
  • Görsel: https://corpusdergi.com/2024/leylanin-kardesleri-sinif-ve-statu-arasinda-kulturel-bir-sizofreni/
Bir yanıt bırak
You must be logged in to post a comment.