605 views 9 mins 0 yorum

Âb-ı Dest

In Deneme
Temmuz 16, 2025

Orhan Şaik’in Destursuz Bağa Girenlerine göz atarken İzinsiz Bağa Girenler dense nasıl olur diye düşünmedim değil. Desturun manasına yakın olsa da onun mahrecindeki şairene yankıyı, nidâyı taşımıyor. Taşımıyor olsa da, tuhaf olan şu ki bu kelimenin manasını bilsek de kendi içimizde izin kelimesi ile eşleştirmeden idrak edemiyoruz. Bu bir çok kelimede başımıza gelen bir durum. Kemale erdim derken içten içe duyduğumuz olgunlaşma, tamamlanma; münazara, münakaşa vs. derken zihnimizde yankı bulan tartışma. Sanırım insanın kelimeleri öğrendiği ilk andan itibaren zihin sürecinde kelimeler belli başlı görüntülerle, resimlerle, izlerle akla kazınıyor. Tadavülden kalkmış eski kelimeler yahut kullanımı azalmış kelimeler öğrenildiğinde modern karşılığını bağlantı olarak kullanıyor. Bu bağlantıyı kullanmadan o görüntüler ve izlerle bütünleşilmiyor.

Dolayısıyla böyle bir durumda günlük hayata dahil olmayan kelimeler öğrendiğimizde zihnimizde en yakın anlamıyla karşılık buluyor. Aslında her birisi farklı bir duygu yoğunluğunu, duygu durumunu anlatan kelimeler tek bir kelimeyle aktarılıyor, yani tek bir genellenmiş duyguyla. Keder, teessür, hayıflanma, gam, hüzün tek bir bağlantıyı kullanarak aynı görüntüler ve izlerle zihnimize aktarılıyor. Teessürü öğreniyoruz lakin vakıf olamıyoruz. Böyle bir durumda farklı bir duyguyu harekete geçirmeyen, kendi izini ve görüntüsünü inşa edemeyen yeni bir kelime öğrenmek gerçekten zenginlik midir yoksa yük mü? Kalıcı mıdır yoksa geçici mi?

Eski bir kelimeyi ezberliyoruz lakin yaşayamıyoruz. Çünkü onu hayatın akışına sokacak kendi izini, duygusunu, görüntüsü inşa edecek bir alandan mahrumuz. Bu bizim modern-çağdaş yaşantımızın ya da aktüel-güncel yanımızın bir getirisi-götürüsü olarak algılanabilir. Böyle olsaydı İsmet Özel’in, modern Türk şiirinin zirvesi kabul ettiği, bir çok şiir eleştirmeninin çağın ötesindeki şair olarak değerlendirdiği Metin Eloğlu son yılların en çok okunan şairi olurdu. Metin Eloğlu geçmiş çağın ötesinde bir şairdi. Niçin o günlerde böyle bir değerlendirme yapıldı? Demek ki zamanla onun anlaşılacağı hissini taşıyorlardı. 1950-70 yılları arası Türkiye siyasi dünyasında sosyalist-toplumsalcı-komün-halkçı aksiyonlar, sonrasında İslâmcı-milliyetçi aksiyonlar için yabana atılmaz bir şiir anlayışı olmasına rağmen etliye-sütlüye dokunmayan garipçiler ve ikinci yeniciler kadar ses getirmeyişi ilginç bir vakıadır. Belki bu yüzden çağın ötesine vurgu yapıldı. O çağın ötesi bugün değilse gidişata bakılırsa yarın hiç değildir. Fakat bu çağın ötesine de berisine de düşmüyor Metin Eloğlu. Benzer durum Asaf Halet için de geçerli olabilir.

Demek ki bizim Türkçe’de yaşadığımız şey; tedavülden kalkan, unutulan, anlamı genelleştirilen kelimelerin akıbetini belirleyen şey modernleşme değil kendimize yabancılaşma ya da Türkçe’den uzaklaşma olabilir. Belki de modernleşme dediğimiz şey kendini tanıyamaz hâle gelmedir.

Nereden nereye geldik? Bunu tam olarak bilemiyorum ama bu konuya Orhan Şaik’in Destursuz Bağa Girenlerine bakarken geldim. Destur, abdesti; abdestte, ab-ı desti açtı. Böyle olduğunda Türkçe’nin efsunlu dünyasına dalmış gibi hissediyorum. Farketmek büyülüyor beni. Saatlerce aradığı şeyi cebinde bulmak hissini yaşıyorum. Çok basit bir şey için zahmete kapılıyorsun yolun sonunda gelindiğinde çok zahmetsiz olduğunu fark ediyorsun gibi. Kendine kızıyorsun ama bulmanın mutluğu hafifletiyor. -Şerri hayra çeviren, hayrı şerde gizleyene sığınarak- Bunun hayra alâmet olmadığı da aşikâr.

Âb su demek; dest izin, cevaz… Bunu fark ettiğinde “Kumla, toprakla nasıl abdest alınır?” diye sorduğumuz sorunun mantık hatasıyla yüzleşmiş oluyoruz. Çünkü toprakla abdest alınmaz. Teyemmüm âb olmadığında dest için bir gayrettir. Bu durum “ameller niyetlere göredir…” hadisi şerifini izah için muhteşem bir vakıadır.

Harfler dillerin libasıdır. Türkçe ile aramızda bir örtü var sanki. Ve bu örtü koskoca imparatorluk dilini, Selçuklu’nun, Karahanlı’nın, Yunus’un dilini kavmiyet dili hâline getiriyor. Bu örtüyü çıkarıp atmadığımız mühletçe Türkiye, Türkçe ve Türklük; millîlik vasfını tamamen yitirecek. Soyunda birden fazla kavmi işaret taşıyan bu toplumu sentetik bir kavim hâline getirecek. Ama neye yarar:

her yerimde urlar çıkıyor, biraz kürt, biraz köylü, biraz makina
kangren oluyorum bahar geldiği için
urlarımı kesiyorum kör bir usturayla
ama kopmuyor onlar ve bana şehri dolaştırıyor
bırakabileceğim her şeyi bıraktırıyor bana” (İ.Özel)

Türkçe’den İslam’ı aldığınızda, Türklükten milleti tasfiye etmiş olursunuz. Bunu bir çok kişi anadili Türkçe olduğu hâlde kavrayamıyor. Çünkü millet kelimesinin dini temsil ettiğinin farkında değiller. İlk Cumhuriyet idarecileri bunun farkında olduğu için millet kelimesi yerine ulus kelimesini tedavüle soktu. Harf devriminin yapıldığı yer milletsiz bir Türklük inşa etmenin yol ayrımıdır. Hesaplanamayan şey bu kadar değişimin neye yol açacağıydı. Bu şekilde varacağımız yer: Türksüz Türklükten başka bir şey değil.


Dinî temsili olmayan herhangi bir topluluk için İslâmî bir Millet olma şerefini hiçe sayan hiçbir Müslüman ahirette bunun hesabını veremez. Hiçbir zaman Laz milleti, Çerkes milleti, Kürt milleti, Boşnak milleti, Arnavut milleti dendiğini duymadık. Yan yana geldiğinde bir kıza verilmiş erkek ismi absürtlüğü uyandırıyor. Diğer tarafta her türlü tahribata rağmen en azılı ‘İslâm düşmanı Türk'(?) bile zikrederken Türk milleti diyor, farkında olmayarak. Bu toprağın kavmi 50 çeşitte olsa milleti tektir. Şimdi Allah’ın kılıcı olmuş bu milletten kavmi ihtirasları için yüz çeviren, onda açılan yaralara merhem olmayan her Müslüman vebal altında kalacaktır.

(Olgun VERİM)