533 views 8 mins 0 yorum

Şu Asabi Türkler

In Deneme
Mart 10, 2023

Çıkarmak, matematikte eksiltme, azaltma işlevi görürken tefekkür aleminde bir artırma, çoğaltma manası taşır. Kelimeden mana çıkarırken bazen matematik üzerinden bazen gayri matematik üzerinden hareket edebiliriz. Bu vesileyle mezkûr kelimenin hangi manayı kazandığını veya kaybettiğini görebiliriz. Bu vesileyle taassub kelimesini tahkik edeceğiz.

-“et-ta’assub: Başa isabe [çenber, sarık] bağlanmak manasınadır. Ve asabiyyet icra kılmak mânasınadır ki kavim ve akrabasına yahut bir mazlum ve sitem-dideye yâr u yaverlik kaydında olmaktan ibarettir. Ve bir şeye kanaat ve iktifa edip ona razı ve hoşnut olmak mânasınadır.”

(Mütercim Âsım, 1819 – Kamusı Muhît)

-“taassub: umûr-ı diniye ve dünyeviyede kendi kavminin rüsumundan velev cüzi olsa dahi cemî-i ihtilafat ve ibtida’âta mümanaat eyle-mek”

(Redhouse, 1853)

-“mutaassıb: sahib-i taassup olan, kendi kavmine ve usul ve rüsumuna ifrat üzre riayet ve muhabbet edip akvâm-ı sairenin âdap ve âdâtını tahkir ve tahfif edici olan”

(Redhouse, 1853)

-taassup (TDK): bağnazlık

Yukarıda “taassub”un tarihi sürecini içeren bir kesiti görmüş olduk. Kelimelerin de zamanın ‘hız’landırılmasından nasibini aldığı ilk bakışta fark ediliyor. Acaba hızlanmak gideceğimiz yere, varacağımız manaya erme süremizi kısaltıyor mu? Bu ayrı bir bahis. Eğer çağdaş sözlükten taassub kelimesine baktığınızda tekraren bağnaza bakma ihtiyacı hissettiyseniz, hızın aldatıcı etkisine maruz kaldınız demektir. Zira zamane lügatlerde taassub‘un ne olduğunu anlamak için bağnaz kelimesine bakma ihtiyacı hissedenlerin az olmadığı kanaatindeyim.

Taassub, bağnazlığın içine sıkıştırılarak varlığını koruyabilmiş, nice kelimelerde olduğu gibi. Herkesin kendi vicdanında muhakeme etmesi gerekir: Acaba yitip giden, değişen, başkalaşan şeyler varlığını koruyabilmiş ya da sürdürebilmiş sayılır mı? Var olmak, maddesini korumuş olmanın yeter şartı mıdır? Biz Türkler kimine göre varlığımızı sürdürebilmek için ruhumuzdan feda ettik. Hakikat şu ki taassub’un başına gelen şey kelimeden, lisana, millete, cinsiyete, dine, mahallelerimize kadar bir çok şeyin uğradığı felakettir.

Mütercim Âsım, 6 ciltlik Kamusı Okyanus’un müellifi. 1819’da vefat ettiğine göre Redhouse’dan 25 sene önce tamamlamış çalışmasını. Böyle büyük bir mütercime sahip olan millete, onun taassup tanımından bugünlere “Ne kalmış?” diye sorarsanız hiçbir şey demekten başka cevap bulamayız. Taassub’un bugünkü murisi Mütercim Âsım değil 1811 doğumlu, Mütercim Âsım vefat ettiğinde 8 yaşında olan ve 40’lı yaşlarda sözlüğünü tamamlayan, İngiliz vatandaşı Sir James William Redhouse’tur. Mevzubahis taassubun müspet hiçbir manası bırakılmadığı için böyle bir çıkarımda bulunabiliriz.

Niçin ‘taassub’un müspet manası organize bir şekilde kaybedildi? Arapça bilen, Mütercim Âsım’ı okuyabilen Redhouse niçin taassup kelimesinin müspet manasını görmezden gelmiş? Burada bir ihmal, gözden kaçırma da olabilir fakat ihmal edilen ya da gözden kaçırılan şey din-millet bağlamında, kendi dinine ve milletine hassasiyet gösterilen bir mana olduğu için hüsnü zan etmek zorlaşıyor.

Redhouse’u bir kenara bırakıp ona rahmet okutacak bir sözlüğü ele alalım. Taassup için TDK’nın; adı Türk olan dil kurumunun; Türk’ü, Türkçeyi, Türk kültürünü muhafaza etmek için kurulan kurumun seçtiği mananın sadece “bağnazlık” oluşunu kim nasıl izah eder bilmiyorum. Fakat bu manayı kendi penceremizden açarsak TDK’ya göre şöyle bir anlam vuku buluyor; “Türk milletinin diğer milletlere bir üstünlüğü olduğunu iddia etmek bağnazlıktır. Türklüğü asabiyetle savunmak bağnazlıktır. Türk dininin yani İslâm’ın diğer dinlerden üstün olduğunu söylemek, savunmak bağnazlıktır.”

Türkçede revaçta olan ‘kuşatıcı’ kelimeler üzerinde birlik ve bütünlük sağlanamıyor oluşunun -meselâ millet, ahlâk…- sebepleri kelimelerin giderek, bilerek hatta isteyerek manalarının kısaltılması hatta başka bir kelimeyle ifade edilişi olsa gerek. Bir de mezkûr kelimelerin doğduğu yazının bilinmeyişi kelimelerde, tefekkürde sığlaşmaya, yeni kavramlar inşa edilirken temelsiz kelimeler uydurulmasına sebep oldu ve giderek kendi kavramını üretememe sorunu ortaya çıktı.

Taassup kelimesinin menfi manaya kalbedilmesiyle birlikte Türk asabiyyeti de tahrip edildi. Oysa asabiyyet Hz. Ömer’den mirastır bizlere. Bizim taassup idrakimiz bu asabiyet çizgisinde ilerlemeliydi. Fakat bu hassasiyetimizin üstüne bağnazlık betonu döküldü.

Asabiyyet yani sinir beden için hissetme, kontrol etme, tepki verme gibi bir çok işlev görürken, beden için şartsız koşulsuz ihtiyaç iken ruh için gereksiz olduğunu kim söyleyebilir? Ruhta meydana gelen acıların, hissiyatın içinde asabiyyetin olmadığını kim iddia edebilir? Zira ruh asabiyyetten arınmış olsaydı bugün sanat diye bir şeyden bahsetmemiz bile mümkün olmazdı. Asabiyyetsiz Türklük ne kadar mümkün ise o kadar Türk’üz. Bundan fazlasından korkanlar taassubu bağnazlığa hapsedenlerdir.

Taassubun üzerine dökülen bağnazlık betonunu çatırdatır mı bilmem ama şairin dediğine işitmek isteyen kulak kesilebilir:

“Biraz üzgün ve Ömer öfkesinde biraz/ Öyle hisab katındayım ki katlim savcılardan sorulmaz”

Yine bir başka şairimizin ifadesiyle
“Razı mısın olmasın kaşı gözü simanın?/ Hiçbir değeri yoktur, öfkesi yok imanın!”

Yazımızı Necip Fazıl Kısakürek’ten küçük bir anekdotla hitama erdirelim;

Üstâda sormuşlar, “Neden bu kadar öfkelisiniz?”
Necip Fazıl cevaben buyurmuş, “Çünkü derdim var, derdi olanın öfkesi de olur!”

Olgun VERİM

Bir yanıt bırak
You must be logged in to post a comment.