Etrafında olan biten şeyleri kendinde bir anlama büründürmek isteyen bizler, bilmenin bize bahşedeceği alanları farketmekle bir yola girdiğimizi tahayyül ederiz. Hele ki mesele bu “bilmek”le kazanılacak şeylerse dikkatimiz bu noktada düğümlenir. Acaba bugün en çok neyin bilgisine muhtaç hissetmekteyiz kendimizi? Sonsuz bir arzla bürülü iktisadi sistemlerimiz bizde belirli bir süre sonra bazı önkabuller oluşturur. Bu önkabuller, daha çok nasıl para kazanırım, daha müreffeh bir hayata nasıl ulaşabilirim sorularının bizdeki akislerinden meydana gelmiştir. Sanki bugün bilmenin düğümlendiği yer iktisadi hegemonyadan bağımsız değildir. Elbette böyle bir hayatı herkesin enine boyuna düşünerek tercih ettiğini söylemek yersiz olur.
Bir dünyaya doğduk ve bu dünya insan canının hiçe sayıla sayıla bir kartopu misali büyüdüğü bir dünyaydı. Bu dünyanın temel sacayakları “yapabilmeye gücün varsa yap” üzerine kuruluydu. Günler geçti, aylar yıllarla terkip oldu ve şeylerin özlerinden tecrit olunarak önümüze sürüldüğü bir zaman dilimini idrak ettik. Bu zaman diliminde neyi talep edip neyi etmeyeceğimizi, taleplerimizin hegemonyanın neresinde durduğunu söz konusu edinmek için bazı önkabullere ihtiyacımız var. Buna önyargı, peşinfikir yahut farklı bir isim de verilebilir. Elbette bu kabullerden önce önyargılarımızın içinin kim tarafından ne şekilde doldurulduğunu teşrih masasına yatırmalı.
Teşrih masasına yatırmak demişken, insanın kendini ve kendinden gayrısı anlamına gelen diğer tüm şeyleri muhasebe etmesinin tek yolunun entelektüel bir bilgilenme sürecinden geçtiğine inanmıyorum. Zira bilmek farklı eylemek farklı şeyler. Bir de eylediklerimiz sonucu bizde hasıl olan bilgiler var ki; bunlar meratib’ül ilmde yukarı basamaktalar. Mesela Batı’nın önümüze dosya dosya yığdığı, kanun olarak göstermeye niyet ettiği şeylerin özlerinden bihaber oldukları ifşa olmuştur artık. Müslümanca düşünme ve yaşama gayretinde olanlar için hayli zamandır ifşa olmuştur da, tüm insanlık için ifşa söz konusudur demek daha doğru olacaktır. Olmadığını düşünenler vicdanlarını da, vücutlarını da Batılılara emanet etmiştir. Batılıların emanete hıyanet söz konusu olduğunda maharetlerini “bilmek” isteyenler için birçok yol vardır. Bugün Filistin’de gerçekleşen ve bir sürecin devamı mahiyetinde olan hadiseler bu yollardan en açık, yoruma kapalı ve hakikati görmeğe vasıta olabilecek mahiyettedir.
Batı buraya bir günde gelmedi. Asırların mayaladığı bir dünya tasavvuru ve yolculuk söz konusu. Örneğin modernlik üzerinden söz konusu edilen öznenin tesisi; hâkim öznenin tahakkümünü doğurdu. Nesneden ayrılan özne nesnelere istediği gibi muamele edebilme hakkını buldu kendinde. Sonuç ise evvelemirde öznenin, son noktada nesnenin tahrifiyle damgalandı. Halbuki biz biliriz ki, özne kendi idrakiyle meselelerle meşgul olmaya başladığı andan itibaren önünde birçok saptırıcı yol mevcuttur. Bundandır tüm şeylerin “yaratılmış” olduğunu akıldan çıkarmayız. Bundandır yaradanın damgasını unuttuğumuz her an bize bu unutmaktan doğacak felaketler dizisini engelleyecek siyasi otoritelere ihtiyaç duyarız.
Hazret-i Peygamber aleyhisselam’ın Mekke – Medine ve tekrar Mekke’ye olan yolculuğunda bir şeyi farkederiz. Yeniden anayurda dönüş siyasi otoritenin tesisi ile gerçekleşmiştir. Baskıcı değil, hayra teşvik edici, Allah’ı hatırlamanın toplumsal hayatın tümüne sinmesini temin edici bir siyasi otorite. Batı ise evvela kendi içinde tesis ettiği ve ardından tüm dünyaya sıçrayan siyasi otorite şablonlarını Allah’ı unutmak üzerine bina etti. İnsanı kendine bırakınca, yahut değer yargılarını üst bir kategori, yaratıcı bir varlık üzerinden tesis etmedikçe zâlimlik ve nankörlük yayılacaktı etrafa. Nitekim yayıldı da.
Şimdi Müslümanlar olarak, konuşacağımız şeylerin hepsini başlatacağımız, bir ipucu yakalamak zorundayız. Bu ipucunda Allah’ı hatırlamak ve hatırlatmak bir yerde, buna bitişik olarak siyasi otorite meselesi de bir yerde durmalı. İnsanımızın İslam geleneği ve kültürüne yabancılaştığı bir gerçek. Dünyayı merkezileştirdiğimiz, cennetimiz olması adına mücadele ettiğimiz acı ama başka bir gerçek. Tüm bu gerçeklikler hakikat değil ama. Vâkıalar değer yargılarından bağımsız meydana gelebilirler. Ki bu “imtihan” denen şeyin, iyi ve kötü arasında muhayyer bırakılmış insanlığın olmazsa olmazı. Yoksa yaşamanın da mücadele etmenin de bir anlamı olmazdı.
Buruk, utançla bürülü, unutmanın içine gömüldüğümüz bir Ramazan-ı Şerif’i idrak ediyoruz. Bu mübarek ayda, acaba bilmeyi eylemekle atbaşı mı götürsek nasıl bir yere geliriz. Allah’a yaklaşmanın yolunun salih amellerden geçtiğini tekrar hatırlasak. Bu hatırlama sonucu bir isyan başlatsak. En başta kendimize. Sonra hakim hegemonyaya. Bu hegemonyanın yansıması olan, insanların unutmalarını derinleştiren taşeron siyasi sistemlere. Bir darboğazdayız. Bu boğazı aşmayı göze alamazsak yitirmenin son kıyısına ulaşmış olacağız. Umarım bu ayı böyle bir idrak ve amele konu kılarız.
Fatih TEKİN
