428 views 11 mins 0 yorum

Atın Ardından

In Deneme, Düşünce
Ekim 08, 2025

1
Rivayetlerden azade kimsenin anlatmaya kulaktan kulağa dolaştırmaya değer bulmadığı bu at, hemcinslerinin yanında eşek mesabesinde bile değildi. Halbuki dağları dereleri aşmış olsa varlık sebebini iltifata muhtaç olmayan bir kahraman gibi yelesini estire estire izhar etse onun bu büyülü nümayişini gören herkes “bir fırtına gibi geçti” dese kendisi de ‘’at’’ olduğunu derinden hissederdi. Kendisine verilen ilahi güçle kendi karakteristik özelliğini kanıtlayıp bir isme sahip olsa üzerine binenin, kendisi olmadan aciz biri olduğunu idrak etmesine vesile olsa “doruk” derlerdi. Oysa o şimdi duvardaki nostaljik halının iç içe geçmiş motifleri arasında sıkışmıştı. Dikkatli bakılınca üzerinden atamadığı bataklık gibi kendini dibe çeken ya da ağır bir zırh gibi özünü ve ruhunu çökerten hayatın sıkletine sıklet ekleyen bir yorgunluğu olduğu görülüyordu. Son derece durgun görünmesine rağmen, oradan yeryüzüne süzülmek istiyor gibiydi.

2
Sen zaferin ve mağlubiyetin, sevincin ve hüznün yegâne öznesi olan at, temsil kabiliyetini kaybettiğinde ve biz insanlar bunu fark ettiğimizde hayatımızın ne kadar durağanlaştığını anladık. Karadan, havadan ve raydan hızla giden günümüz araçlarının hiçbiri senin rüzgarı delen süratini hissettiremiyor. Bizler sana binmekle elde ettiğimiz asaletimizi, kahramanlığımızı, felaketi sezme basiretimizi ve en önemlisi de fethetme kabiliyetimizi yitirdik. Boz aygırlı Bamsı Beyrekler, Konur atlı Kazan Beyler bu diyarı terk eylediler. “Bir atı var Ala Paça peh peh peh Mecal vermez Kırat kaça hey hey hey’’ şeklinde devam eden türküler yazılmayacak artık.

3
Senin yerini alan motorlu taşıtlar, bizi bir noktadan diğerine taşıyor ama özümüzü taşımıyor. İnsan kendi ruhunu taşıyacak bir vasıta bulamadığında, kendi içindeki uçuruma düşüyor. Senin sırtında yolculuk edenler, sadece dış dünyayı değil, iç dünyalarının karanlık dehlizlerini de aşarlardı. Şimdi o dehlizlerde yönsüz ve izsiz dolaşıyoruz. Sen, insanın yorgunluğunu, sırrını, sevincini ve hüznünü taşıyan sessiz bir yoldaş gibiydin. Motorun gürültüsü, insanın ruhuna asla dokunmayan bir uğultudan ibaretken, senin soluğun nefesimizle birleşir, adımların içimizdeki boşluklara mana düşürürdü. Vahşi halden, evcilleştirildiğin ana kadar zamanla bizim kalbimizden senin kalbine dokunan o içten ünsiyeti yitirdik. İnsan, seninle kurduğu o ulvi bağın yerine hiçbir şey koyamıyor; çünkü hiçbir yapay aygıt, insanın kalbine yol arkadaşlığı etmenin kudretine sahip değil. Seninle birlikte yitip giden, sadece bir binek değil; bir yoldaş, bir sırdaş, bir fetih ruhuydu. Bir vakitler, seni eyerli ve gemli gören her yürek, bir zaferin hayalini kurardı. Artık bir zaferin hayalini kurmaktan bile aciziz.

4
Yolun uzun, dağın dik, çölün kavurucu olduğu her yerde senin omzuna yaslanmak, insanın kendi sınırlarını görmesine ve aşmasına vesile olurdu. Artık insanlar, yolları yalnızca kat ediyor; ne sınırları görüyor, ne de aşmayı hayal ettikleri ufuklar var. Bugün yalnızca mesafeler ölçülüyor, yolculuk bitmek bilmeyen bir yanılsamaya dönüşüyor. Navigasyona inanıyoruz yanıltacağını bile bile, sen ise yitik bir kudretin efsunlu yankısı olarak mazide kalıyorsun.

5
Atını kaybeden insan, aslında kendi hikâyesini de kaybetti. Efsaneler bitti, masalları yetim kaldı. Yayan kaldık. Artık yalnızca yürüyen gölgeleriz; yol önemini yitirdi. Seher vakti ovayı titreten cesur neferler olmaktan epey uzağız. Bizi tanıyanlar atın üstünde tanırdı. Çünkü biz İslam’ın hamisi olan Türk kimliğimizle “yolumuz hayır ola” diye çıktığımız her yolu hayırla tamamlamanın neşesini düşmanın kalbini titreten, dostu ise emniyette kılan tekbir sesleriyle haykırırdık. Artık yolumuz var ama istikametimizi kaybettik. Hedefimiz var ama hikmeti kaybettik. Eskiden ruhsuz ve çorak toprakları kılıcımızla ihya eder, ilim ve irfanımızla kemale erdirirdik. Medreselerimizde ilim, tekkelerimizde ahlak, meydanlarımızda yiğitlik konuşulurdu. Şimdi ise güçten düştük. Yanı başımızda feryat eden kardeşlerimize yardım götüremeyecek hale geldik. Bu bizim bizzat yardıma muhtaç olduğumuzu, aciz ve pısırık olduğumuzu gösterir. Nişanları iki taş iken onlarda hak ile yeksan olmuş, mezarları başlarına çıkmış yok mu bize de bir fatiha okuyacak diye bekleşip ağlaşan kullar biziz. Asıl ölüler, asıl meyyit-i müteharrikler biziz. Neşvünema bulmadan, şu halimizle hiçbir at bizim gibi bir yükü kabul etmez. Önce Türk olmak şuurunu yeniden elde etmemiz sonra ilim ve irfan pusatımızı kuşanarak atımızı eyerlememiz gerekiyor. Ancak o zaman tekrar gururla “Atın üstündeki Türk değilse yüktür” diyebiliriz ve İslam teklifini bütün dünyaya ulaştırabiliriz.

6
Sislerden çıkıyor
yelesi kararmış bir at
2025 değil,
zamansız bir ortaçağ

Koyu renkler,
çamur,
kan,
dikenler arasında nefes alıyor.

Şaha kalkmayı yasaklıyor kendisine,
şaha kalkarak

Yakarıyor atların şahı Bukefalos’a
yetinmiyor çünkü koşmakla
karanlığın böğrüne

Nal sesleri savaş nidalarına karıştığında
en zirvede duruyor gövdesi
patlamaya
yitmeye
nihayete yakın
son kişnemesini saklayarak
yığılıveriyor

“Artık öte yanında yaşıyor dünyanın
Ve evren bir tabut oluyor”

7
At, bugün kocaman, yuvarlak ve beyaz ışıklı soğuk laboratuvarlarda yeniden biçimleniyor. Algoritma tarafından ortaya çıkarılan bu yeni binek, atı sadece sureten temsil edebiliyor. Etten değil verilerden oluşturuluyor, kaslarının yerini hidrolik sistemler alıyor. Steril ortamlarda vücut bulan bu at programlanmış bir makineden farksız; ruhsuz ve rüyasız. “At, hayvan zarfı içinde, hayvandan başka bir şeydir” sözünün derinliğindeki ‘’başka bir şey”lik vasfı cins atların asil soy kütüğünün, fabrikasyon seri üretimleri yapılarak yeniden üretimleriyle ortadan kaldırıldı. Özneyken nesne oldu. İlahi bir sanattan, teknolojik bir deneye evrildi. Atın yeniden üretimi, atın ölümünü gizlemekten başka bir şey değil. Artık büyüleyici bir varlıktan çok fiber kabloların hareket ettirdiği mekanik bir varlığa dönüştü. Ama yine de biçimi aynı, adımı aynı, esnekliği ve çevikliği aynı. Sanki ruhu bugünün metaline sinmiş; ama ısınmamış, sadece biçim almış. Onu bir zamanlar efsane yapan şey —kendi iradesine bağlı başıboşluk— artık algoritmaların insafına bırakılmış. Belki de bu görüntüde asıl korkunç olan, atın ölmüş ya da ölmemiş olması değil; atın atı at yapan her şeyden mahrum bırakılarak yeniden atmış gibi üretilmiş olması. Anlamdan yoksun bir koşuya, anlamdan yoksun bir sür’ate, anlamdan yoksun bir sese sahip olması. O, yalnızca yeniden üretimin, sonsuz taklidin, simülasyon çağının bir figürü. At artık koşmuyor, çalışıyor herhangi bir mekanik zımbırtı gibi. Bir zamanlar onunla birlikte cihanın sınırlarını aşan bizler, şimdi laboratuvar camının ardında, geçmişin hayaletini izliyoruz. O bize, biz ona aynı soruyu soruyoruz: Hedefe ulaştıracak vasıtanın ruhu olmalı mıdır?

Kaynakça;

1-Necip Fazıl KISAKÜREK, At’a Senfoni, Büyük Doğu Yayınları, Mart 2008

2-Kiziroğlu Mustafa Bey Türküsü,  Aşık Dursun Cevlani

3-*Görsel: https://wallpapercave.com/westworld-wallpapers

Ömer Talha KAVAS

Bir yanıt bırak
You must be logged in to post a comment.