5 views 8 mins 0 yorum

Aynı Yerde

In Öykü
Kasım 06, 2026

Yetmişine merdiven dayamıştı. Yaşı, daha ziyade duruşundan belli olurdu. Omuzları hafifçe geriye çekilmiş, başı öne doğru eğilmesine rağmen dik bir duruşu vardı. Sanki yıllardır aynı yerde duran bir eşyanın yerinden kaldırılınca aldığı biçimi taşıyordu. Yüz yüze gelince, geçmişten kalma bir devlet erkânıyla konuşuyormuşsunuz gibi bir hissiyat kaplardı bedeni. Köyde eski ve yamalı kıyafetleriyle yürürken üzerinde eskimeyi kabul etmeyen asilane bir tavır vardı. Ne tam anlamıyla ağırbaşlı denebilirdi ona ne de ciddiyetsiz. İkisinin arasında, yalnızca kendisinin bildiği vasat bir yerde dururdu.

Yazları başına daha ince, koyu renkli bir takke geçirirdi. Kış geldiğinde ise başlığı değişir, daha kalın ve daha koyu renkli olanını takardı. Özellikle kışın taktığı başlık diğer hiç kimseninkine benzemez başka diyarın adamı zannına kaptırırdı göreni. Mevsimlerin değiştiğini takvimden önce onun başından anlamak mümkündü. Takke, onun üzerinde sıradan bir örtü gibi değil, yıllardır süren bir törenin parçası gibi dururdu. Sabah evden çıkarken başına koyduğu şeyin öğleden sonra da aynı yerde kalmasına dikkat eder, bazen eliyle hafifçe yoklayarak yerinde olup olmadığını kontrol ederdi ve saçı asla önden görünmeyecek şekilde düzeltirdi. Bu namazda alnın secdeyle buluşmasına saç engel olmasın diye gösterilen hassasiyetin bir göstergesiydi. Gerçi artık oturarak namaz kılıyordu. Hassasiyetin zor kazanılıp kolay kolay kaybedilmeyen bir alışkanlık olduğunun bariz örneğiydi bu tavır.

Namaz vakitlerinden öğle ve ikindi onun için ayrı bir yere sahipti. Sadece bu iki vakti cemaatle eda ederdi. Caminin kapısından içeri girdiğinde köydeki insanlar onu görür, kimisi başıyla selam verir, kimisi de yer açardı. O da herkesle aynı ölçüde selamlaşır, selamın ölçüsünü kişiden kişiye farklılaştırmazdı. Cemaate katıldığı iki vakit, sanki köyün gündelik hayatı içerisinde onun için açılmış iki küçük parantezdi. Yüzünde, yaşlılığın getirdiği o yerleşik çizgiler vardı. Fakat bu çizgiler onu sertleştirmemişti. Bilakis, bazıları gülmeye fazla alışmış bir yüzün bıraktığı izlere benzerdi. Gözlerinin kenarlarında, yıllardır benzer küçük şakaları yapıp karşılığında aynı beklendik şaşkınlığı görmüş bir adamın memnuniyeti sezilirdi. Muzipliği yüksek sesli değildi. Kahkaha atmaz daha çok ciddi bir cümlenin içine, karşısındakinin fark etmesini birkaç saniye bekleyecek kadar küçük bir tuhaflık yerleştirir, sonra hiçbir şey olmamış gibi susardı.

Eşiyle balkonda oturmayı severdi. Akşamları yahut günün sıcağı çekildikten sonra zaten sürekli hazır ol da bekleyen sandalyelere oturulur, balkonun demirlerine yaslanan sessizliğin içinde karşılıklı bakışırlardı. Sandalyeler de onları beklemeye alışmıştı, günün hangi saatinde balkona çıkacaklarını bilir gibi, yerlerinden hiç kıpırdamama pahasına gerekirse rüzgâra bile mukavemet ederek aynı yerde dururlardı. Çok konuşmaları gerekmezdi. Bazen karı koca uzun süre hiçbir şey söylemeden köyü seyrederdi, bazen de adam, aşağı yoldan geçen birine bakıp karısının duyacağı kadar alçak sesle bir şey söylerdi. Kadın tepki diyemeyeceğimiz kadar belirsiz hareketlerle dinlediğine dair bir intiba bırakırdı.

Ailesi eskiden köyün ileri gelen, varlıklı ailelerinden biriydi. Evlerinde yokluk kelimesinin henüz gündelik hayata girmediği zamanlar olmuştu. Fakat servet, zamanla kaybolmuştu. Yanlış insanlara güvenerek veya yanlış zamanda alınmış kararlarla değil, tamamen babasının hovardalıkları yüzünden kaybolmuştu. Bir zamanlar geniş olan tarlalar küçülmüş, kalabalık sofralar seyrelmiş, mülkler el değiştirmiş, aile ve ata adı eskisi kadar yüksek sesle söylenmez olmuştu. Geçmişten bahsettiğinde cümlelerinin arasında eski günlerin hayaleti dolaşırdı fakat o hayalete uzun uzun bakmazdı. İki üç kelimeyle söverek savuştururdu. Çünkü insan geçmişe çok bakarsa zamanla algısı bozulur, önündeki yolu da eski bir yol sanmaya başlardı.

Köyde ona duyulan saygının nereden geldiğini tek bir sebeple açıklamak mümkün değildi. Yaşının ve ailesinin etkisi pek olmadığı barizdi. İnsanlar onun neyi bildiğini tam olarak bilmeseler de bazı şeyleri kendilerinden daha uzun zamandır tecrübe ettiğini iyi bilirlerdi. Bu yüzden konuştuğunda dinlenir, sustuğunda da suskunluğuna şuurlu bir suskunlukla karşılık verilirdi. Yoksulluğun insanın yüzüne yerleştirdiği eziklik onda bulunmazdı. Üzerindeki eski kıyafet, başındaki mevsimlik takke, balkonundaki sandalye, hepsi yılların içinden geçerek ona ulaşmış eşyalar gibiydi. Fakat kendisi, hiçbir zaman eskimiş bir eşya gibi davranmazdı. Daha çok, ölümüne kadar ona eşlik edecek sadık birer arkadaş gibi görürdü onları. Sonuçta onlar bir şekilde bugüne kadar gelmiş, zamanla doğrudan ilişkisi olan parçalardı. Mesela oturduğu kırık koltuk onun için kırık bir koltuk değil, hâlâ dayanmaya devam eden adamın sırtındaki kamburdan, dizlerindeki ağrıdan, evin giderek sessizleşmesinden haberdardı sanki ve kendisinin kırıklığı da dahil önce ve sonra gelişen pek çok vakıaya tanıklık eden bir görgü şahidiydi. Eşyayı atmamak değildi bu, zamanın eskittiği ve eksilttiği bir dünyada onunla birlikte esvabını da tamamlamaktı. Nitekim koltuk gittikçe ona, o gittikçe koltuğa benzemişti. Boşken bile dolu gibiydi koltuk. Öldüğünde de muhtemelen uzun süre öyle kalacaktı. O aradan çekilecek, fakat koltuk onun yokluğunu itiraf etmemekte bir süre daha direnecekti.

Ömer Talha KAVAS

Bir yanıt bırak
You must be logged in to post a comment.